“ Yeni Malatya spor’u bu hale düşürenlerden hesap sorulsun “SPOR“ Yeni Malatya spor’u bu hale düşürenlerden hesap sorulsun “ÖRNEK REKLAM · 970×90
BIST14.501
DOLAR48,08
EURO56,09
ALTIN7.165
BITCOIN3.784.650
30° MALATYA
reklam
K
Konuk Yazar
28 Aralık 2020 · 1,6B okunma

BENİM ÇOCUKLUĞUMDA

 

 

            1978 senesinin sonunda babamla kayıt için gittiğim okulda ilk ve son kez gördüğüm Malatya’nın en eski ilkokulu olan Gazi İlkokulu’nun müdürü, bizim evin yanındaki apartmanın girişinde oturuyordu.

             O yakışıklı, son derece kibar ve güzel adamı bir kez daha göremedim. Ama evininönünde öldürüldükten sonra yeri kaplayan kanını gördüm. Yanımda kardeşim Kürşat da vardı. Zihnimden hiç silinmez o soğuk sonbahar.

Bir ilkokul müdürü neden öldürülür?

Solcuymuş, öldürüldü. Kahpece.

              Babamın çok üzüldüğünü, Kırçuval Mahallesi’nin, Sivas Caddesi’nin bu korkunç suikastı, günlerce konuştuğunu hatırlarım. Hacdan dönen babaannemin isyanını unutamam.

              Bizim çocukluğumuza atariler, bilgisayar oyunları yetişmedi. Biz, bizden sonraki kuşak ile belledik bu yeni buluşları.

                İnternet kafe açmak, henüz kimsenin aklına gelmiyordu, çünkü internet yoktu, bozuk para yahut jetonla oyun oynanan masalar çok sonradandı. Çay ocaklarına gitmeye yaşımız yettiğinde, satranç ve tavla oynanıyordu. İstanbul Pasajı’nın sonundaki çay ocağı bunlardan biriydi.

                 MHP’nin, Malatya’nın önemli ismi Arif Türkdoğan ile o çocuk yaşımda satranç oynadığımı bilirim. Zaman zaman bana bilerek yenildiğini, nasihatler ettiğini, bu oyunun sadece saldırmak olmadığını, iyi bir savunmanın sonuca ulaşmak için silah olduğunu, şah düştükten sonraki konuşmalarda gülümseyerek ve “Yeni bir oyun daha oynar mıyız?” diye baktığı günler hala aklımda.

Arif Bey, zarif bir adamdı. Kemalettin Tuğcu okuyordum o yaşlarda, bundan pek memnundu.

               Babam Malatya’nın meşhur solcularındandı. Gazeteciydi. Faşistlerin hedefindeydi. Ve ben o solcu adamın oğlu, Arif Bey ile satranç oynuyordum.

Dedim ya, çocukluğumuzda bizi eğlendiren, oyalayan, kafeler, halı sahalar, Avm’ler değildi.

Ama duvar yazılarının çocukluğumdaki yeri farklıydı.

               Okumayı söktükten, yani okul müdürümüzün öldürülmesinden bir yıl sonra duvar yazıları benim için artık başka anlamlara gelmeye başlamıştı.

                 Biz, mahallemizde oturuyorduk, Kırçuval Mahallesi’nde. Ülkücüler, bunu sonradan öğreniyorum, mahalledeki bir duvara “Bir gece ansızın gelebiliriz” yazmıştı.

                  Özal ailesi, Recai Kutan da bizim mahallenin hemen yanı başında oturur idi. Bir sabah o yazının silindiğini ama izlerinin kaldığını, yerine “Tek yol devrim” yazıldığını okudum.

 

Ne güzel.

 

              Çok uzun sürmedi o yazının duvarda kalması. Birkaç gün sonra bir kurt figürü çizilmişti duvara. Uluyan kurt figürünün ağzından “Dökülen kan, alınan can bizim, yıkılsın liberal kapitalizm” yazıyordu.

Liberallerin ve kapitalistlerin bizim mahallede sevilmediğini anlamıştım.

              “Tanrı Türk’ü korusun” diyordu bir duvar, öteki “Milliyetçi Türkiye” Bunları yazanlar kime ne söylüyordu, tam çözemiyordum ama yazışıyorlardı.

              Afişleme ve boyalama iki gece operasyonuydu. Zaman zaman ellerinde sulandırılmış kireç kovalarıyla iki grubun kavga sesi oturduğumuz evin bahçesine ulaşır, ertesi gün duvarda hiç yeni yazı görünmezdi. Bunlar hep matbaaya direnmekten.

 

Neyse.

 

               “Faşizme karşı omuz omuza” ile hemen karşıdaki duvara yazılan “Halka kalkan faşist eller kırılır, Faşist baskılara son” yazısı uzunca bir süre kaldı.

              Duvar sahipleri bundan muzdaripti. Senaryosunu Türk sinemasının büyük ama yeterince hakkı verilmemiş ismi İhsan Yüce’nin yazdığı Kibar Feyzo filmini hatırlarsınız. Kemal Sunal, başlık parası toparlayabilmek için sürgüne gönderildiği kentte duvar yazılarını silme işiyle meşgul olmuştu.                     Duvarları karşıt görüşlerin atışma tahtasına dönüşen o binalarda oturan emekli subaylar, erken saatte bu yazıları silmekle meşgul olurdu.

               Bu yazılar da silindi. Sabah, duvarda “Elbet bir gün kavuşacağız” yazıyordu. Ve Kırçuval Camisi’nin karşısında ise “Sabrediyoruz.”

             Romantik ama çok vurucuydu bu çıkış. Ama “Allah için savaşa” sloganına aklım kesmemişti. “Allah, neden savaş istesin” demiştim.

              Solcular, Ecevitçiler boş durmadı. Önce, “Toprak işleyenin su kullananın” yazdılar, başına adam diktiler silinmesin diye. Yetmedi, o çocuklar boş bulunup yazı karalanınca daha büyük puntolarla “Karaoğlan” yazdılar.

             “Tanrı Türk’ü korusun” bizim mahallenin dışında çok okuduğum yazılardı. “Katilsiniz” sloganını kimin yazdığını bilmiyorum, çok ürktüğüm, korktuğum bir yazıydı. “Kahrolsun ABD ve onun uşakları”nı kimin yazdığı da belli değildi. Hepsi toplansa, birlikte yazardı ama nerede?

              O zamanda şimdi olduğu gibi vazifesi olanlar, muhtar eliyle, emekli astsubay eliyle, imam eliyle “Ordu göreve” yazardı. Yarım gün bile kalmazdı.

             Darbe olduktan sonra, Kenan Evren darbesi, boyacılar büyük para kazandı. Duvarlar tek tek boyandı. Ne demişti darbeci yediği haltı savunurken, "Biz gelmeseydik Fatsa'dakiler gelecekti."

                  Evet, benim çocukluğumda mahalle duvarına iki yazı yazılırdı, birincisi, "Bir gece ansızın gelebiliriz” İkincisi ise "Sabrediyoruz" Sonra ben de bir yazı yazdım o duvara;

 

Gülümse.

******************

SİZ HANGİ EVLADINIZI SEÇERDİNİZ?

 

             Malum pandemi, bir kuşak neredeyse bir yılı bulacak okula gidemiyor. Çare buldu Maarif Bakanlığı. Adına EBA dedi. Televizyondan, internetten, akıllı cep telefonundan, pad’lerden filan erişip ders çalışacak çocuklar.

            Virüs herkese eşit geldi, yoksul – zengin ayırmadı. Ama sonuçları ve devam eden süreci yoksulları vurdu. Çocukları olanlar, hele birden fazla çocuğu olanlar bilir. EBA öyle bir sistem kurdu ki kişiye, yani her öğrenciye özel bir sistem.

 

Sistemin insanın nasıl ağlattığını anlatmak isterim;

 

                 Ben Malatya ili Yenice Köyü İlköğretim Okulu’nda bir öğretim döneminde vekil öğretmenlik yaptım. 1990-91 öğretim yılında köyün 35 mevcutlu canım çocuklarının tek öğretmeni idim.

             Henüz liseyi bitirmiştim, babamı kaybetmiştim, üniversite okumak gibi bir niyetim yoktu. Memleketin öğretmen açığı vardı. Köyün okuluna kimse gitmiyordu, İl Milli Eğitim Müdürlüğü başvurumu münasip gördü beni gönderdi.

          Okula gittim. Şahane. Top sahamız bile var. Sağ olsun köylülerin kendilerine yaptığı kaleleri ağaçtan o toprak saha öğrencilerimizle birlikte okulun oyun alanıydı.

            İki derslik var, ama tek memur idim. Müdür, öğretmen, hademe hepsi tek. Sorun mu bu?Asla. Sorun onlar için, canım çocuklar için vardı.

 

Nasıl mı?

 

             İstiklal Marşımızı, Andımızı gür bir sesle köye doğru okuyup 35 öğrenci ve ben ders başı yapıyorduk; tüm sınıflar için ‘Günaydın Arkadaşlar’. Mini mini birler okuma yazma, fiş, heceleme beklerken, ikinciler matematikte, üçüncüler fende, dördüncüler hepsinde, beşinciler ise coğrafyada eğitim bekliyordu.

             Sayın Maarif Bakanlığı bunu da çözmüştü. İlk ders saati ben birinci sınıflarla fiş okurken, ikinci sınıflar onların dikkatini dağıtmasın diye resim çiziyor, üçüncüler matematik, dördüncüler ve beşinciler tarih yahut coğrafya okuyordu.

                Sonraki ders saati ikinci sınıftan başlayarak devam ediyordu. Aktarımlı müfredat eninde sonunda tüm sınıflara ulaşıyordu.

               Öğlen arası verildiğinde henüz beşinci sınıflara sıra gelmemiş oluyordu. Köy yeri gidip gelme mesafesi uzun değil, çocuklar geri dönüyor, birler sıra çizgiye devam, ikinciler çarpım tablosunu yazmaya başlıyor, üçüncülere hikâye okuma, dört ve beşler ortak ders görüyorduk.

             Haftada iki gün din ve ahlak bilgisi dersi vardı. Onu kaldırmıştım. Yetemiyordum ve köyün tamamı son derece dindardı.

               Bu kararı köyün imamına da danıştım, ‘Hak geçecek ama aileleri ve sen telafi etsen, kenttekilere göre bu çocukların diğer dersler bakımından çok eksiği var’ dedim.

                İmam sağ olsun, destek verdi. ‘Haklısın Hoca’ dedi: ‘Sen yazmayı-çizmeyi, matematiği göster gerisini biz hallederiz.’

 

Hakkı ödenmez.

 

              Söz uzuyor. Muhammed isimli bir çocuk vardı. Pırlanta gibi, Anadolu lisesini kazandı, hayatımın en mutlu günlerinden biriydi, bana tebrik yollamıştı bir bayram günü unutmam.

             Malatya’ya çok yakın, lojmanı olan bu köy tek ve üstelik vekil öğretmenle eğitime ara vermiyordu. O vakitler, Avni Akyol idi Milli Eğitim Bakanı, rahmet olsun.

 

               Köy ile kentte eğitim alan çocukların eşitsizliğini, durumun adaletsizliğini yazmak istedim. Yazdım, yazdım, en son okula gelen müfettişe gösterdim yazdıklarımı. “Sen işine bak, devletin işine karışma, burada eğitim devam ediyor, okul defterinin din bölümü hep boş” yanıtını aldım.

 

“İzah edeyim” dedim. “Etme” dedi.

Adaletsizliğin o gününe kurban olayım yahu.

Şimdi EBA’ya gelelim.

 

                Çocuklar eğitimden eksik kalmasın diye, gerekirse hepsini bir araya topladığımız dönemden, şimdi her bir çocuk dağ tepe internet arar, evde kardeşleriyle bilgisayar, televizyon, telefon kavgası eder durumuna geldik.

                Eğitim EBA ile eve girdi ama çocuk, o eğitimi almak için dağa çıktı. Neden olacak bir sinyal yakalayabilmek için.

Diyelim evde televizyon var. Evdeki üç çocuk aynı anda nasıl dersleri takip edecek?

             Bilgisayar varsa canlı dersleri takip mümkün. Ama bu üç çocuktan hangisi evdeki tek bilgisayarı kapacak?

                   Çocuklardan biri ya da ikisi feda mı edilecek? Gel de şimdi o çocukların annesi ya da velisi ol. Ve ders çalışmak lise ya da üniversite sınavı için hazırlanmak zorunda olan çocuklarının gözlerinin içine çaresizlik içinde bak. Buna yürek dayanır mı bilmem?

Fatih Projesi vardı. Her öğrenciye bir tablet verilecekti. Herkesinternete girebilecekti.

Hayal oldu.

Tabletler, olmayan depolarda güya çürüdü. Çocuklar anne babalarının telefonlarına kaldı.

Bir kuşak okula gidememe yüzünden yok oluyor, eğitimsiz kaldığı için yok oluyor, eksik kalıyor.

 Bunda hepimizin vebali büyük.

Topluca bu sorunu yenemediğimiz için ya ağlamalı ya da işi gücü bırakıp buna çare düşünmeliyiz.

Bu meseleye bir parça merhamet ediniz.

Soruyorum siz hangi evladınızı seçerdiniz?

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.
BAŞKAN GEÇİT GELECEĞİN BİLİM ADAMLARI İLE BULUŞTUGÜNDEMBAŞKAN GEÇİT GELECEĞİN BİLİM ADAMLARI İLE BULUŞTUÖRNEK REKLAM · 970×90

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.