GÜCÜN-ŞİDDETİN ÖRGÜTLENMESİ, TEKELLEŞMESİ VE AYAK KIRMA EMRİ!
Okullarda alınan güvenlik tedbirlerinin devam edeceğine vurgu yapan Soylu, "81 ilimizde 7 kez okul çevrelerinde huzur uygulamaları yaptık. Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir. Benim ülkemin gencinin canına mal olacak bir kişiye gereğini yerine getirme görevidir. Suçunu bana atsın. Bunun suçu neyse, 5 yıl içeride yatmaksa yatarız, 10 yıl içeride yatmaksa yatarız, 20 yıl içeride yatmaksa yatarız. Çok net söylüyoruz. Bu 2018 yılında bunların kafasına çökeceğiz ve milletimizi bu illetten kurtaracağız. Ben bir buçuk yıldır bu talimatı veriyorum arkadaşlara. Bulduğunuz zaman gereğini yerine getirin" diye konuştu.
(Basından)
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yaklaşık bir ay öncede CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na "Kılıçdaroğlu sana açık açık söylüyorum sen bittin" demişti.
İçişleri Bakanı'nın bu açıklamalarına saray ve hükümet çevresinden olumsuz bir tepki gelmediği gibi, Cumhurbaşkanı sözcüsü bu açıklamanın uyuşturucu ve terör ile ilgili mücadele kararlılığı olduğunu belirtti.
Uyuşturucu ile mücadele de hükümetin kararlı olduğunu bir mafya elebaşının açıklaması gibi bir dil ve üslupla yapmak ne derece doğrudur?!Ayrıca, kararlılık söylemle değil, eylemle olur.
Bütün devlet ve hükümet yetkililerinin, özellikle de üst düzey yetkililerinin kullandıkları dil, üslup oturaklı, usturuplu olmalı. Zaman zaman yetkililerinin halkı ayrıştırıcı, ötekileştirici, kutuplaştırıcı zehir zemberek dil kullandıklarına, hatta halkı azarlayan, aşağılayan, hakaret eden bir davranış içine girdiklerine toplum olarak tanık olmaktayız.
Bu söylemler, bu üsluplar sokakları da geriyor, toplumun huzurunu(!) bozduğu gibi güven içinde yaşama ortamını da ortadan kaldırıyor.
İçişleri Bakanı'nın canlı yayında talimat vererek "uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir" demesi sorunlu bir dil ve üsluptur. Elbette ki devlet uyuşturucu tacirlerine, pazarlayıcılarına, satıcılarına karşı yasalar çerçevesinde gerekli önlemleri, tedbirleri almalı ve bunları yakaladığında hak ettikleri en ağır cezayı vermelidir. Buna insanım diyen hiç kimsenin itirazı olmaz, olmamalı da zaten.
Ayrıca devletin görevi sadece uyuşturucu ile mücadele olmamalı, uyuşturucu kullanan insanları bu illetten kurtarmalı, uyuşturucu kullanımına neden olan bireysel ve toplumsal düzeydeki sorunları çözmeli, uyuşturucu kullanma koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik projeler, eylemler ortaya koymalıdır. Bu, devletin asli görevidir.
Bugün, uyuşturucu satanlara karşı bir mafya elebaşı gibi sözler söyleyen, kontrolsüz bir davranış sergileyen İçişleri Bakanı'nın yarın aynı tutum ve davranışı bütün muhaliflere karşı sergilemeyeceğinin bir güvencesi var mı?
Zaten bunların anlayış ve zihniyetlerine göre, kendilerinden yana olmayan herkes vatan haini, herkes terörist... Bu durumdan vazife çıkaracak olan bazı polisler, yarın en demokratik gösteri yürüyüşü, protesto eylemi yapacak olan muhaliflerin ayağını, bacağını, kolunu, kafasını kıracağı, gözünü patlatacağı belli değil mi?
Gösteri yapan muhalif insanları az mı yerlerde sürüklediler, yere yatırdıkları göstericilerin başına üşüşerek az mı tekmelediler, botları ile göstericilerin kafasına az mı basmadılar!
Daha geçen gün, açlık grevindeki eğitimciler Nuriye Gülmen in kardeşi ve Semih Özakça'nın annesi polisler tarafından darp edilerek, yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı ve daha sonra serbest bırakıldılar.
Kentin meydanlarında, kameralar önünde bu işkenceyi yapan, demokratik haklarını kullanan göstericilere zulüm eden bu polisler hakkında herhangi bir soruşturma açıldığını duydunuz mu?
Güvenlik güçlerinin görevi, şayet bir suç varsa ve o suçu işlemiş olan fail ya da failler belliyse, onları yakalamak ve yargıya intikal ettirmektir. Güvenlik güçlerinin, polislerin, suçlu oldukları iddiasıyla insanların ayağını, bacağını, kafasını hem yasal olarak hem de yetkisi olarak görüp kırmaya hakları yoktur! Şayet, güvenlik güçlerine böyle bir hak ve yetki tanıyorsanız "biz hukuk devletiyiz, her işimizi yasalar çerçevesinde görürüz" demeye hakkınız yoktur! Yasaları koyan, uygulayan devlet yetkililerinin önce kendileri bu yasalara uymak zorundadır. Şayet böyle olmazsa devlet suç örgütleri olan çetelerden, mafyadan farkı kalmaz. Bunlar ancak faşist diktatörlüklerde yaşanan durumlardır.
Onun için devlet, gücün ve şiddetin örgütlenmesi, tekelleşmesi ile oluşan bir aygıt, bir mekanizmadır. Şiddetin kimlere, hangi sınıf ya da sınıflara karşı kullanılacağı ile devletin kimlere ait olduğu ortaya çıkmaktadır!
Lenin, "Devlet, bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde kurduğu, baskı ve tahakküm aracı" der ki, bu tanım doğru olduğu kadar günümüzdeki devletlerin yapısını da açıklıyor. Sosyalist bir devlet, üretim araçlarını, serveti elinde bulunduran burjuvazinin bütün mallarını kamulaştırma ve eski kapitalist üretim ilişkilerini, sömürüyü ortadan kaldırma ve karşı devrimci güçleri ezme bağlamında burjuvalara, onların yandaşları, beslemeleri olanlara baskı, tahakküm kurarken; geniş yoksul - emekçi halkın ise özgürlüğünü sağlar. Halkın yaşam koşullarını iyileştirmek, proletaryanın sınıf çıkarlarını öncelemek bağlamında geniş kapsamlı olarak devrimsel süreç içinde sınıfsız topluma geçiş öngörülür.
Kapitalist devlette ise üretim araçlarını elinde bulunduran, bütün mal ve servetin sahibi olan sömürücü egemen sınıf burjuvazinin emekçi halk üzerinde diktatörlüğü vardır! Göstermelik burjuva demokrasisi(!)var güya. Burjuvazi, sınıf çıkarlarını korumak, ikballerini sağlamak için emekçi halk üzerindeki baskı-zulmü sürekli kılmak için faşist diktatörlüğü tahkim ederler. Emekçiler üzerinde azgın bir sömürü uygularlar. Geniş kitleleri işsizliğe, yoksulluğa, açlığa, sefalete mahkûm ederler. Bu bile başlı başına bir zulümdür.
Aslında, bütün devletler gücü ve şiddeti tekelleştirdiği için,Lenin'in dediği gibi bir "baskı ve tahakküm aracı" dır. Örneğin, sosyalizmin inşa sürecinde proletarya diktatörlüğü; üretim araçlarını, sömürü ve haksız kazanç edinimi olan mal ve servetlerini kamulaştırmak, karşı devrimci güçleri ezmek için bir avuç sermayedara, onların yandaşlarına baskı, şiddet uygularken; burjuvazinin egemen olduğu kapitalist devlette faşist diktatörlük ise baskı-zulüm ve şiddeti geniş yoksul - emekçi halka uygular.
Bununla birlikte yinede bütün devletlerin ilkel ya da çağdaş bir hukuk sistemi, Kurallar manzumesi ile belirlenmiş olan ve hem yönetenleri hem de yönetilenleri bağlayıcı yasalar vardır.
Yine Bakan'ın sözüne dönecek olursak, bu söz zaten kâğıt üzerinde olan ve uygulanmayan Anayasanın 2.maddesine de aykırıdır! Çünkü Anayasanın 2.maddesinde TC. Devleti’nin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti(!)diye yazar.
Hukuk devletinde bir insanın suçlu olup olmadığına ve şayet suçlu olduğu kanıtlanırsa cezası bağımsız yargı(!)kararı ile verilir. Suçlu oldukları iddia edilenlerin cezası güvenlik güçleri tarafından suç mahallinde(!)verilecekse yargıya, mahkemeye, hâkime hatta hukuk kurallarına, yasalara ne gerek var ki.
İçişleri Bakanı olarak emrinde polislerin ve onların kullanacakları silahlar, mermiler, biber gazları, tazyikli sular, coplar, kelepçeler, panzerler var... Suçlu olduklarına karar verdiklerinin ayağını, bacağını, kolunu, kafasını kırdır, gözünü patlattır hatta gerekiyorsa şayet emir ver vurdur gitsin(!)
Mahkemelere ne gerek var ki. Peki, baskı ve şiddet ile adil olmayan davranış polisler tarafından meydanlarda sergilenecekse mahkemelerde adalet dağıtıldığına kim inanır?!
Hani, hep söylenen ama hiçbir zaman gerçekleşmeyen güya devletin varlık nedeni olarak gösterdikleri bir söz vardır:
"Adalet mülkün temelidir" diye.
Bu sözdeki "mülk" ile de "Devlet" vurgulamaktadır. Bu söz, bu yazı bütün mahkeme salonlarının duvarlarında vardır!
Deniz Gezmiş mahkemede yargılanırken bir ara güler ve bunu gören hakim ile aralarında şu diyalog geçer:
Hâkim: Neye gülüyorsun?
Deniz Gezmiş: Duvarda adalet yazıyor, ona gülüyorum.
Umutta kalın, dirençli olun.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.



.jpg)

