Güney Kürdistan bağımsızlığını ilan etmek zorunda
Batılı emperyalistler-19. Yüzyıl ve 20. Yüzyılın ilk yarısında İngiltere ve Fransa, daha sonrasında ise ABD-Ortadoğu’yu şekillendirirken özellikle şunları esas almışlardır;
Bir; öncesinde Rusya’nın, sonrasında Sovyetler Birliği’nin, şimdi de Rusya Federasyonu’nun, daha doğrusu Rus’ların, bölgenin petrol kaynaklarına erişimini engellemek, ayrıca sıcak denizlere, özellikle de Akdeniz’e inmelerine mani olmak için Ortadoğu’dan uzak tutmak.
İki; Ortadoğu halkalarından nüfus ve devlet geleneği itibari ile bölgesel güç olabilecek ve bunun da üzerine çıkarak küresel güç olabilecek devlet yapılanmalarının önüne geçmek.
Bir başka ifadeyle, Batılı emperyalistler, Rus’ların Ortadoğu bölgesine girmesini batıdan aldığı destekle engelleyebilecek kadar güçlü bir ileri karakol ancak bölgesel güce dönüşerek, batı emperyalizminin güdümünde çıkarak ve bağımsız hareket ederek batı emperyalizminin bölgedeki çıkarlarını tehlikeye sokmayacak kadar güçsüz ve hep batıya muhtaç olan devletlerden oluşmuş bir siyasi yapılanma istiyorlardı.
Öyle de yaptılar;
Kürtleri yok sayarak, dört parçaya bölerek ve dört ayrı devlete pay ederek oyunun dışına attılar.
Ayrıca, Kürtlerin ekseriyetini de Türk devleti sınırları içerisine katarak;
Bir; Rusların önüne önemli bir set çektiler.
İki; Arapların ve Farsların karşısında bir denge unsuru oluşturdular.
Üç; Arap ve Fars yayılmacılığına karşı doğu-batı arasında bir tampon devletle kendi güvenliklerini tahkim ettiler.
Dört; Arap, Fars ve Türkler arasında bir güç dengesi oluşturarak bunların birbirlerine kaşı üstünlüklerinin önüne geçerken dengelerin değiştirilmesi hakkını kendi ellerinde tuttular. Burada da ağırlıklı olarak bu ülkelere pay edilen Kürtleri ve Kürdistan’ı bu ülkelere karşı şantaj olarak kullanıp tüm bölge haklarının özgürlüklerine ipotek koydular.
***
Bugün de bu batılı emperyalistler kendi oluşturdukları bu statünün devamını istemektedirler.
Ancak, Kürtlere dayatılan haksızlıklar artık çuvala sığmadığından bunun sürdürebilirliği kalmamıştır.
Ayrıca, Kürtlerin sahip olduğu sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi, stratejik ve demografik durum ve şartlar artık bu değişimi zorlamaktadır.
Zorlamanın da ötesinde bu değişim başlamış ve yol almaktadır.
İşte bu gerçeklikten hareketle bugün yapılması gereken; Kürt sorununun rasyonel yollarla, yani; diyalogla, müzakereyle ve uzlaşı ile çözülmesinin tercih edilmesi ve bunun güvencesinin oluşturulmasıdır.
Ki, bu anlamda Çözüm Sürecine girişilmiş olması çok önemli bir kazanımdır.
Ancak, Çözüm Sürecinin sürdürülme ya da yürütülme durumu ve tarzı çok sıkıntılıdır.
Şöyle ki;
Çözüm süreci başından itibaren tek taraflı yürütülmektedir.
Tek taraflı yürütülmesinin ötesinde Türk hükümeti, sürecin tek taraflı yürütüldüğü algısını yaratma hususunda olağanüstü bir gayret sarf etmektedir. Ki, bu manidardır.
Hala savaşın dili terk edilmiş değildir.
Irkçı şoven söylemler sürdürülmektedir.
Güvenlikçi yaklaşım devam ettirilmektedir.
Terör yaftalamasında ısrar edilmektedir.
Devlet mantalitesinin değiştiğine yönelik hiçbir yasal adım atılmamıştır.
Atılan yasal adımlar da hükümetin kendini güvenceye almasından öte bir şey değildir.
Başbakan açıkça Çözüm Sürecini bir siyasi rant aracı olarak kullanmaktadır.
Sorunun çözümüne yönelik samimi yaklaşımla, zamanın ruhuna uygun adımlar atılmamaktadır. Aksine, bölgenin konjonktürel durumunun değişmesine yönelik zamana oynanmaktadır.
Çözüm süreci ile doğal olarak kabartılan barış umudunun boşa çıkarılmasının yaratacağı tepkinin çok daha büyük felaketlere neden olabileceği gerçekliği göz ardı edilmektedir.
Yine de tüm bu sıkıntılara rağmen, Çözüm Sürecine girişilmiş-ki mimarının Sayın Abdullah Öcalan olduğu bir gerçekliktir-ve sürdürülüyor olmasının tüm bu eleştirilerin üzerinde bir öneme sahip olduğu hakkını da teslim etmek gerekir.
Çünkü Çözüm Süreci ile kavuşulan çatışmasızlık ortamı, otuz yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden savaşın durdurulması ile huzur ortamının haz’ı çok uzun bir süre sonra bu topluma tattırılmıştır.
Ki, bu tadın Çözüm Sürecinin devamında etkili olacağı muhakkaktır.
İşte bu gerçeklikten hareketle Çözüm Sürecinin her türlü siyasi beklenti ve hesaptan uzak ele alınarak ivedilikle müzakere ve uzlaşı sürecine evirilmesi, nihayetinde de barışa erdirilmesi geciktirilmemelidir.
Kaybedilen zamanın gecikmiş faizi ile birlikte ağırlaşan faturasının yakıcı sonucunun olacağı kesindir. Bu düşünülmelidir.
***
Tabi Kürt sorunu sadece Türkiye ve Kuzey Kürdistan ile de sınırlı değildir.
Kürt sorunu Türkiye’nin sınırlarını da aşan bölgesel ve küresel bir sorundur.
Ama bu, şu demek değildir; Bu sorun, mutlaka bölgesel ve Küresel dinamiklerin dâhiliyle ancak çözülebilecektir.
Hayır. Bu sorun; pekâlâ Türk halkı ile Kürt halkının öncülüğünde ve özgür iradeleri ile çözülebilir.
Doğru olan da budur.
Çünkü bu sorun özellikle ve öncelikle bu iki halkı ilgilendirmektedir. Ayrıca, İki halkın ortak değerleri ve binyıllık birliktelikleri doğal olarak bu iki halka misak-i-milli sınırları içerisinde birlikte olmayı ve hareket etmeyi dayatmaktadır.
Dolayısıyla Kürt sorunu, misak-ı milli sınırları içerisinde bütünlüklü ele alınarak iki halkın öncülüğünde ve özgür iradeleri ile çözülmelidir.
Ki, bu anlamda Türk devleti ile Sayın Abdullah Öcalan’ın yürütmüş olduğu Çözüm Süreci, Güney Kürdistan hariç diğer tüm Kürt parçaları için bağlayıcıdır.
Yani; Çözüm Sürecinin başarılı olması halinde Güney Kürdistan dışındaki tüm parçalarda, Türkiye sınırları içerisinde resmi Türkiye dışında ise fiili bir çözüme ulaşmış olacaktır.
Güney Kürdistan’a gelince de, bugün Türkiye ile Güney Kürdistan arasındaki ilişkinin tamamen sömürge temelli olduğu bir gerçekliktir.
Bu ilişkinin karşılıklı çıkara dayandığını ve/veya Güney Kürdistan’ın bu ilişkiye mecbur olduğunu iddia etmek gerçeği karartmaktır.
Bu nedenle Güney Kürdistan’ın bir an önce kendini bu onur kırıcı durumdan kurtarması gerekir.
Bunun için bugün konjonktür buna çok uygundur.
Hatta dayatmaktadır.
Şöyle ki;
IŞİD örgütünün bir oldubitti ile fiilen bölgenin haritasını değiştirdiği ve eski statüyü ortadan kaldırdığı bir gerçekliktir.
Ortaya çıkan bu yeni statünün önümüzdeki süreçte çok fazla bir değişikliğe uğramayacağı da bir gerçekliktir.
Çünkü IŞİD ile ortaya çıkan fiili Sünni Arap devleti bir ihtiyaçtan, daha doğrusu Sünni Arapların bölgede yok sayılmalarından ortaya çıkmıştır.
IŞİD gider veya değişir ancak bu yeni yapının öyle ya da böyle kalacağı açıktır.
Buradan hareketle Güney Kürdistan’ın dayandığı siyasi ve hukuksal alt yapı hâlihazırda yok hükmündedir.
Bu siyasi ve hukuksal yapının kendini toparlaması da artık mümkün görünmemektedir.
Zaten, IŞİD’den önce de durum fiilen çok farklı değildi; Güney Kürdistan 25 yıldır bir anlamda fiilen bağımsız bir devlet statüsündeydi.
Bugün eksik olan bu fiili durumun hukuki duruma dönüştürülmesidir.
Yani; Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmesidir.
Bu kararın dünya kamuoyunda büyük oranda kabul göreceği de kesindir.
Çünkü Güney Kürdistan halkının kendi kendini yönetme hakkında doğan haklılığının ötesinde Güney Kürdistanlı Kürtlerin yüzyılı aşkın bir süredir büyük bir haksızlıklara uğradıkları, Halepçe gibi bir büyük katliama maruz bırakıldıkları, 1970 yılında Irak parlamentosu tarafından kabul edilen bir yasa ile bölgeye otonom hakkı verildiği halde bunun fiilen uygulanmadığı ve Kürtlerin Irak devleti tarafından defalarca aldatıldığı, 1990-1991 yıllarında gerçekleştirilen 1. Körfez savaşında ise Kürtler ABD’nin yanında Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’e karşı savaştıkları halde savaş sonrası Saddam Hüseyin’in Kürtlere saldırdığında ise ABD’nin Kürtleri yalnız bıraktığını ve bugün en önemli olanın da Ortadoğu cehenneminde Güney Kürdistan bölgesinin güvenli ve huzurlu bir cennet olarak batı dünyasınca kabul germesi vs. bunların tümü dünya kamuoyu tarafından bilinmektedir ve bunların tümünün Güney Kürdistan’ın bağımsızlığının kabul edilmesine önemli katkı sunacağı açıktır.
Ayrıca, Güney Kürdistan’ın zengin petrol kaynaklarına sahip olması da yine Güney Kürdistan’ın bağımsızlık kararının kabulüne olumlu önemli katkı sunacağı da açıktır.
Ve bu tüm gerekçelerin, Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi durumunda, buna karşı geliştirebilecek askeri müdahalelere karşı önemli bir caydırıcılığı olacaktır. Ki, askeri müdahaleye kalkışabilecek bir kuvvette, kuvvetle muhtemel olmayacaktır. Olamayacaktır.
Velev ki askeri müdahale olsa dahi bunun bugün Güney Kürdistan’ın en çok ihtiyaç duyduğu Kürt Ulusal Birliğinin ve onun siyasi mekanizması olacak olan Kürt Ulusal Kongresinin toplanmasına ve nihayetinde de Kürt Ulusal Birliğinin sağlanmasına hizmet edeceği açıktır.
Ve bu gerçeklik, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini elde etmelerine karşı olan unsurlar tarafından, Kürtlere karşı girişilecek bir operasyonun kendileri adına habis bir ura yapılmış müdahale gibi tüm bünyeyi saracağı da mutlaka değerlendirilmektedir.
Çözüm Süreci ile zamana oynamanın önemli bir gerekçesi de yine burada aranmalıdır.
Bu anlamda Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi aynı zamanda Türk devleti için bir turnosal kâğıdı olacaktır. Türk devletinin Çözüm Sürecine ve Türk-Kürt kardeşliğine yaklaşımı için yeni ve önemli bir samimiyet testi olacaktır.
***
Ve neticede; eğer bağımsız, ayakları üzerinde durabilen ve bölgesinde oyun kurmak isteyen küresel güçlere karşı caydırıcı bir devlet isteniyorsa;
Misak-ı milli sınırları içerisinde, Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde diğer tüm halklarla birlikte hareket etmek,
Dolayısıyla Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını kabul etmek,
Rojava’ya destek vermek,
Çözüm sürecinde samimi olmak,
Ve, demokratik ulus temelinde, ortak vatanda, demokratik cumhuriyeti ve yaşamı tüm halklarla birlikte inşa etmek gerekir.
Şimdi buna Kürtler hazır.
Peki, Türkler hazır mı?
Daha doğrusu; NATO üyesi(ülkesi)Türkiye’nin, Türk(!) Devleti bunu kabul edebilir mi?
İşte bunun bilinmesi ve görülmesi gerekir.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.



.jpg)

