“ Yeni Malatya spor’u bu hale düşürenlerden hesap sorulsun “SPOR“ Yeni Malatya spor’u bu hale düşürenlerden hesap sorulsun “ÖRNEK REKLAM · 970×90
BIST14.501
DOLAR48,08
EURO56,09
ALTIN7.165
BITCOIN3.784.650
30° MALATYA
reklam
K
Konuk Yazar
08 Eylül 2017 · 838 okunma

HANGİ YARGI?

 

 

    Yargı mensuplarına, hâkimlere, savcılara doğrudan ya da dolaylı olarak emir ve talimat verip, sonrada "yargı, bağımsız ve tarafsızdır" dersen, bu sözün bir hükmü, geçerliliği olmadığı gibi, çok gülünç olur.

    Yasalara ve vicdani kanaatlerine göre karar vermesi gereken yargıçlar, kendisine emir ve talimat veren muktedirin isteğine, siyasi görüşüne göre hüküm verir. Bu durum zaten yargının bağımsız olma koşulunu ortadan kaldırmaya yeterde artar bile. Yine, böyle bir durumda yasalar hiçe sayıldığı gibi, emir ve talimatlara göre hareket eden, hüküm veren yargı mensupları açısından, kişilik ve ahlâkî bir sorun oluşur. Adaleti içselleştirmesi, kurumsallaştırması gereken yargı mensupları, topluma değil adalet dağıtmak, adaletsizliği ve bunun sonucu olarak zülüm dayatır.

    Türkiye'de artık bağımsız ve tarafsız yargı olmadığının, gerçi önceden de tam anlamıyla olduğu söylenemez ya, güçler ayrılığı ilkesinin boş bir söz olarak kaldığının adeta bir itirafı olarak Yargıtay Başkanı, adli yıl açılış töreninde yaptığı konuşmada, "Adalet, toplum ve devlet arasında bağdır. Hak ve özgürlüklerin korunması, yargının yürütmeden, hükümetten ayrı olmasına bağlıdır" dedi.

    Bir ülkede yargının siyasi iradeye, iktidara bağlanması, onun güdümüne girmesinin oluşturacağı sonuç diktatörlük olur. Dünya tarihine baktığımız zaman, diktatörlüklerin böyle inşa edildiğini görmekteyiz.

    Siyasi iktidarın güdümüne giren yargı, bütün bir topluma adalet dağıtan bir kurum değil, iktidara muhalif olanlara karşı bir infaz kurumuna dönüşür. Nasıl ki, bağımsız ve tarafsız yargı(!)hukuk devletinin güvencesi ise, siyasal iktidarın güdümüne girmiş, siyasallaşmış olan yargıda diktatörlüğün güvencesidir!!!

    Demokrasinin cellâdı böylece, diktatörden çok, hukuku uygulamayan, diktatörün emir ve talimatları ile çalışan yargı ve mensuplarıdır.

    Faşist Hitler Almanya'sında yargıç Ronald Freisler, Hitler'e yazdığı bir mektupta "Führer'im, halk mahkemeleri(!) bundan böyle bir karar verirken, sizin nasıl karar vereceğinize inanıyorsa, o yönde bir karar vermeye çalışacaktır" diye yazıyordu.

Bu mektuptaki ifadeden de anlaşıldığı üzere, faşist Hitler'in Nazi rejimi kanunlarla değil, bizzat yargıçlar tarafından inşaa edilmiştir.

    Türkiye’de de artık parlamenter sistem, basın ve ifade özgürlüğü, milletvekili dokunulmazlığı, iktidar tarafından ortadan kaldırılmış ya da işlevsiz hale getirilmiştir.

    Önceleri, yargı sistemi, demokratikleşme, demokrasiye bütün kurum ve kurallarıyla işlerlik kazandırma, ekonomik büyüme, kalkınma, gelişme, lâik yönetim sistemi, insan hakları ve özellikle kadın hakları, basın ve ifade özgürlüğü... gibi konularda, alanlarda daha çok muassır medeniyet denince akla gelen Avrupa ülkeleri(!)örnek alınır hatta bazı alanlarda Avrupa ile yarışma iddiasında bulunulurken(!)bugün geldiğimiz noktada ise, nerdeyse Afrika ülkelerinin gerisine düştük. Pardon! Nerdeyse değil, çoktan Afrika ülkelerinin gerisine düştük. Ama olsun, Avrupa hâlâ bizi kıskanıyor(!)

    Yargıdan bir örnek verecek olursak, "Doğu Afrika ülkesi olan Kenya'da yüksek mahkeme, geçtiğimiz ağustos ayında yapılan başkanlık seçimlerinde yaşanan usulsüzlükler yüzünden 60 gün içinde tekrar bir seçim yapılmasına hükmetti.

    Ağustos ayında yapılan başkanlık seçimini, şimdiki başkan Uhuru Kenyatta'nın kazandığı açıklanmıştı"...

    Oysa ülkemizde en son yapılan 16 Nisan referandumunda YSK, kendi kanunlarını hiçe sayarak, mühürsüz zarfların, mühürsüz pusulaların geçersiz olması gerektiği halde geçerli sayarak sonucun "evet" çıkarılması için var gücüyle çalıştı ve bunu başardı da.

Kenya'da yargı, yargıçlar, usulsüzlüğü engellemek için seçim sonucunu iptal edip, seçimleri tekrarlamaya hükmederken, bizde ise, seçimlerin ve referandumların güvenliğini sağlamakla görevli olan YSK, referandum sonucunun şaibeli hale gelmesine neden olarak, sonuca gölge düşürebiliyor. Al sana Afrika, al sana Türkiye...

    Düşünebiliyor musunuz, şu an Türkiye'de, 160'ı aşkın gazeteci hapiste. Bu koşullarda hiç kimsenin ve hele de azıcık vicdan sahibi olan birinin, ülkede basın ve ifade özgürlüğü var demesi mümkün değildir! Yok, şayet, var derse bilin ki o kişi iktidar yalakası ve vicdansız biridir. Basın ve ifade özgürlüğü var demesi de bir o kadar absürttür.

    Yargı içindeki fetöcüleri temizleyelim derken, aslında yargı tümden temizleniyor ve toplumda da yargıya olan güven diplerde bile değil, çukurda.

    Hele birde, tutuksuz yargılanması gereken birinin yıllarca hapiste tutulması, burnunu sürtmek ve öç alma düşüncesi ile tutukluluk olayı bir işkenceye, zulüme dönüşmüş bulunuyor. Yıllarca tutuklu kaldığı halde, henüz dosyası hazırlanmamış, hâkim karşısına çıkarıl(a)ma mış çok sayıda mağdur var. Belki de bunların büyük bir çoğunluğu ilk duruşmada aklanıp(!)beraat edecek!!!

    Bütün bu yaşanan olaylara rağmen, solcu olduğunu iddia eden, fikir değiştirmekten bi hal olan ve sonunda Tayyip sever kesilen biri "Türk yargısı, son 50 yılın altın devrini yaşıyor" deme gafletinde bulunabiliyor.

    Bazı davalara baktığımız zaman, bazı yargıçlar, karşısına çıkan kişi için hemen tutuklama kararı veriyor. Bazı yargıçlar, belki de tutuklama kararı vermese, kendisi hakkında fetöcü olduğu iddiasıyla soruşturma açılarak tutuklanabileceğini düşünüyor. Böyle traji-komik olaylar yaşandı da...

    FETÖ ile mücadele(!)adı altında yürütülen soruşturmalarda, nedense hep gerçek fetöcüler değil, muhalif olanlar, fetö ile uzaktan yakından ilgisi, ilişkisi bulunmayan, hatta fetö ile kan ve doku uyuşmazlığı bulunan muhalifler tutuklanıyor, kamudan ihraç ediliyor, işsizlik, açlık ve sefalete mahkûm ediliyor hem de adalet dağıtması gereken yargı marifetiyle.

    Sahi, söyler misiniz!? Haklarında hiçbir adli ve idari soruşturma dahi açılmadan kamudan ihraç edilen,işlerine geri dönmek için açlık grevi gibi demokratik direniş hakkı ile bedenlerini açlığa yatıran Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, üstelikte tutuklanıp hapse atılıyor. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yı hapse atmak, açlık grevinin çok kritik günlerinde bulunmalarına rağmen hâlâ cezaevinde tutulmaları, yargı marifetiyle zulüm değil de nedir?

Nuriye ve Semih derhal serbest bırakılmalı ve tedavileri yapıldıktan sonra işlerine hemen dönmeliler.

    Hala tutuklu olan gazeteci - yazar Ahmet Şık: "Cemaat yargılaması ile bugünkü yargılama arasındaki tek fark, onlar delil üretiyorlardı, şimdi delile de gerek yok. Korkunç bir kötülükle karşı karşıyayız. Bu yargıçlar, çocuklarının yüzüne nasıl bakıyorlar"...diye haklı bir tespitte bulunuyor.

    İnsan ve toplum yaşamında ve devlet yönetiminde "Hak, Hukuk, Adalet" kavramları çok önemli olup, bunların olmadığı yerde, baskı-zulüm, sömürü ve insanın insana kini-nefreti ve kaos vardır!

Adaletsiz sistemler ve düzenler mutlaka yıkılacaktır ki, dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

    Kendi zulüm yasalarını muhaliflere uygulayanlar sakın unutmasınlar ki "Hak, Hukuk, Adalet" bir gün kendileri içinde gerekli olacaktır!

    Saddam Hüseyin'in yargılanması esnasında, rivayet odur ki, Hakim ile Saddam Hüseyin arasında şöyle bir diyalog geçer:

 

Hâkim: Söylemek istediğin bir şey var mı?

Saddam Hüseyin: Adil kanunlarla yargılanmak istiyorum!

Hâkim: Bunlar senin çıkardığın kanunlar...

 

   Ahmed Arif'in bir şiirinde geçer ya :

"Gün ola, devran döne, umut yetişe..."

 

Umutta kalın, dirençli olun.

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.
BAŞKAN GEÇİT GELECEĞİN BİLİM ADAMLARI İLE BULUŞTUGÜNDEMBAŞKAN GEÇİT GELECEĞİN BİLİM ADAMLARI İLE BULUŞTUÖRNEK REKLAM · 970×90

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.