Memleketimde manzaralar (2)
2008 de 98 yaşında vefat etmesinden önce bir yaşlı nineye sordum: “Anne, okumayı öğrenirken, neden yazmayı da öğrenmedin?” Cevabı şu oldu: “Oğlum, okumayı öğrendiğime şükür, eskiden kızları okula göndermezlerdi, hele yazmayı asla öğretmezlerdi, oğlanlara mektup yazar diye korkarlardı”.
Bazı üst düzey Osmanlıların dahî okuryazar olmadıklarına dair tarih kitaplarında bilgiler vardır. Yed i sekiz Hasan Paşa gibi…
Şüphesiz ki, İstanbul başta olmak üzere, İzmir, Bursa, Edirne vesaire gibi, Batıdaki önemli merkezlerde okuryazarlık oranı ortalamanın birkaç kat üstündeydi. Ama Orta ve Batı Anadolu’ya doğru gittikçe okuryazarlık oranları ortalamanın çok daha altındaydı. Meselâ, 1927 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımı verilerine göre, Çorum’da okuryazarlık oranı, ortalama olarak % 4, erkeklerde % 8, kadınlarda ise binde 9’du. Çorum örneği bütün Anadolu kentleri için geçerliydi. Kadın-erkek arasındaki okuryazarlık uçurumu ise ülkenin her tarafında aynı vahamet düzeyindeydi.İşte bugünlerde arayıp bulamayacağınız “İstidacılar” mühürcüler diye bir meslek grubu vardı..
I. Cihan Harbi esnasında, bir köye birkaç ayda veya birkaç yılda bir defa mektup geldiği zaman, köylünün, okuryazar bir adam bulup da bunu okutması veya birkaç satır cevap yazdırması için, yayan-yapıldak, köy köy dolaşması veya şehre gelmesi gerekiyordu. Hattâ, 1960’lara kadar, valiliklerin, kaymakamlıkların, nüfus dairelerinin, tapu dairelerinin etrafında bir tabureye oturmuş, vatandaşlar için dilekçe yazan, sıra sıra ‘istidacıları dert anlatır, çare ararlardı…’
Oysa aynı dönemde Kayseri’de bulunan Rum ve Ermeni kızlarının neredeyse tamamı kendi cemaat okullarında ve hatta Amerikan, İngiliz, Fransız vesaire misyoner okullarında eğitim görüyor, sadece okuma ve yazmayı değil, pek çoğu, lise düzeyinde, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya vesaire öğreniyor, önemli bir kısmı yabancı dil biliyor, bazıları da yurtdışında eğitim görüyordu.
Batı dünyası ile aradaki bu farktır, şu veya bu şahıs, şu veya bu parti değildir. Bunlar sadece birer sonuçtur, sebep değildir. Bu gün yaşanan sıkıntıların temelinde de bu farkın halâ giderilememiş olması yatmaktadır.
Yazı değiştiğinde 18 yaşında bir insan bir gün veya bir yıl önce ne biliyor idiyse, bir gün veya bir yıl sonra da aynısını, hatta daha fazlasını biliyordu, çünkü görgü ve tecrübesi artmıştı. Yazı değişmeden önce hangi kitapları okuyor idiyse aynı kitapları okumaya devam etti. Yâni “bir gecede cahil” falan kalmadı. Kitaplarını kimse kimsenin elinden almadı, Osmanlı döneminde basılmış olan bu kitaplar halâ da var.
Televizyonlara çıkarak, “kitapları toplayıp meydanlarda yaktılar” diyen, kimi fesli, kimi cübbeli, kimi sarıklı, kimi sakalsız-bıyıksız-kravatlı, kimi profesör unvanlı soytarıların, bunlar halkın beynini iğfal ettikçe, “bana oy geliyor” diyerek keyiflenen politikacıların sorumluluk duygusu yok mu, hayâ duygusu yok mu, bunları dinleyip inananların, aynı cümleleri ezberleyenlerin, aklı, fikri, irfanı, iz’anı, muhâkeme yeteneği ve feraseti yok mu? Bir büyük dönüşüm anında, şurada burada, birkaç fanatiğin yaptığı yanlışları genelleştirmek doğru mu?
Bu gün, belki ters yönde, ama çağdaş bir topluma asla yakışmayan yüzlerce yanlış yapılmıyor mu? Bunların üstünü titizlikle örtmeye çalışırken… Benim aklımın ermeye başladığı 1950-51 yılında dahi, Malatya ya 20 km mesafede bir köy olan Eğri bük de 1928 doğumlu babamdan önce doğmuş kadınlar arasında okumayı bilen annem, teyzem dahil tek okuma yazmayı bilen hiç kimse yoktu.
Mezar taşlarını çok az insan okuyabilirdi
“Efendim yazımızı değiştirdiler, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamaz olduk” ifadesi de bir safsatadır, okumuşların cehalet itirafı, politikacıların siyaset silâhıdır. Bu adamlara, “bırakın üstündeki yazıyı, babanızın, dedenizin mezarında taş var mı?” diye sormak lâzımdır. Anadolu’da binlerce mezarlıktaki kaç mezar taşının üzerinde eski yazıyla yazılmış bir ifade var? Anadolu’daki milyonlarca kırık dökük mezar taşını, İstanbul’daki birkaç bin, hoca, şeyh, veli, paşa mezar taşlarına mı benzer sanıyorsunuz? Veya böyle olmadığını bildiğiniz hâlde, böyleymiş gibi bir algı yaratarak halkı aldatmaya utanmıyor musunuz?
Politikacılar için bir şey demiyorum, çünkü onların ar damarı çatlamıştır, akla, iz’âna ve vicdana hakaret niteliği taşıyan her şeyi söylemekte ve yapmak işleridir ya.. Ama ekran şarlatanı hocalar, sarıklılar, fesliler, profesörler, helâl haram tanımayan iş adamları, artık bu milleti aldatmaktan, kamplaştırmaktan, aramızdaki güven duygusunu, sevgi ve muhabbeti yok etmekten vaz geçin. Kendi marazlı kimlik sorunlarınızı,
İslâmiyet ile perdeleyerek, bu milletin içine nifak sokup mahvetmek suretiyle tatmin hastalığından kurtulun. En büyük kötülüğü İslamiyet’e karşı yaptığınızı görmüyor musunuz?
Bu politikaların, bir taraftan on binlerce, El Kaide, Taliban, İŞİD ve daha bilmem ne sempatizanı ve militanı yarattığının, diğer yandan milyonlarca insanı dinden, milletten ve memleketten soğuttuğunun farkında değil misiniz? Bu vebali nasıl taşıyacaksınız? Madem din adına konuşuyorsunuz, bir de şu hadisi okuyun. Hz Muhammed der ki: “Bizi aldatan bizden değildir”. Ama nafile, çünkü sizler için din, manevi bir zarafet ve letafetle yaşanan değil, ihtiraslarınız uğrunda, işinize geldiği gibi tepe tepe kullanılan bir şeydir ve hatta bilmezsiniz ki bu, dinen putperestlik ve küfürdür.
Tekrar Cumhuriyet dönemine gelelim
Ekteki tablodan anlaşılacağı üzere, ülkemizde okuryazarlık oranı, yazı devriminden sonra hızla yükselmiştir: Yazı devriminden yedi yıl sonra, yani 1935 yılı nüfus sayımı esnasında, okuryazarlık oranının iki kattan fazla arttığı görülmektedir. Çünkü bu arada halk için kurslar açılmış ve herkese okuryazarlık öğretmek için çok büyük bir çaba sarf edilmiştir. Kız-erkek ayırımı yapmadan çocukların okula gönderilmesi kanunen zorunlu kılınmıştır. Buna rağmen erken Cumhuriyet döneminde insanlar kız çocuklarını okutmamak için her çareye başvurmuştur.
Ekteki tabloya göre, yıllar itibariyle okuma-yazma oranlarındaki artış şöyledir:
1935 yılında ortalama % 19, erkeklerde % 31, kadınlarda %8’dir.
1950 yılında ortalama % 32, erkeklerde % 48, kadınlarda % 17’dir.
1965 yılında ortalama % 46, erkeklerde % 65, kadınlarda % 28’dir.
1980 yılında ortalama % 66, erkeklerde % 81, kadınlarda % 50’dir.
2000 yılında ortalama % 87, erkeklerde % 94, kadınlarda % 79
2012 yılında ortalama %95, erkeklerde %98, kadınlarda ise %92’dir.
Dolayısıyla, “yazımızı değiştiler, bir gecede cahil kaldık” lâfı külliyen yanlıştır.
Ayrıca, yüz binlerce insana papağan gibi bu lâfı ezberletmek, o insanların, zaten zayıf olan, ‘hakikat, adalet ve hakkaniyet’ hassalarını, duygularını, büsbütün felç etmektir, dumura uğratmaktır, ağır bir vebaldir, topluma karşı büyük bir kötülüktür. Cumhuriyetten önce âlim miydik?
Ayrıca, Cumhuriyetten önce millet zaten cahil olduğu içindir ki yazı bu kadar kolay değişmiştir. Eğer Osmanlı döneminde bu millet iyi eğitimli, bilgili ve kültürlü olsaydı hiç kimse yazıyı değiştirmeye gerek duymazdı, aklına bile getirmezdi.
Asırlar boyunca bu millet fakir, eğitimsiz ve kültürsüz bırakıldığı içindir ki, yazı bu kadar kolay ve suhuletle değişmiştir. Şapka olayı gibi, Müslümanlıkla hiç alakası olmayan, basit bir sembolden dolayı başını veren kesimden bir kişi dahi, yazı değiştiği zaman tırnağını bile feda etmemiştir. Hâlbuki yazının değişmesi şapka olayından bin kat daha önemlidir. (Eğer şapkanın İslâmiyet’le bir alâkası olsaydı, şimdi fes giymek için de bir kampanya yapılırdı ve Diyanet İşleri Başkanı, görevi dışında başı açık gezmezdi.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.



.jpg)

