reklam reklam reklam
BIST14.501
DOLAR48,08
EURO56,09
ALTIN7.165
BITCOIN3.784.650
30° MALATYA
Veli Beysülen
Veli Beysülen
14 Eylül 2026 · 9 okunma

KAPİTALİZİM LE FAŞİZM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR

 İki gün önce 12 Eylül faşist darbesinin 46. yılıydı. Yani adının duyulması bile insanın tüylerini diken diken eden postallı faşizmin yıldönümüydü. Darbenin yaşattığı acılara dair bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi ve söylendi. Dolayısıyla ben bu yazıda, bu acılardan ziyade 12 Eylül darbesinin asıl amacına ve bu amaca ulaşmak için darbeye zemin hazırlama sürecine değineceğim. Zira ülkeye ağır bedeller ödeten darbenin yapılma amacı yapanlarca ekonomik ve siyasi iktidarsızlık, sağ-sol çatışmasının yol açtığı kaos ortamına son vermek olarak açıklansa da ABD ve NATO destekli bu darbenin asıl amacı, emperyalist kapitalist sistemin dünya genelinde uygulamaya koyduğu yeni liberal (neoliberalizm) ekonomik programın uygulanmasına zemin hazırlamaktı.

 

Evet, darbenin asıl amacı IMF ile Dünya Bankası’nın karanlık dehlizlerinde yazılan ve zamanın Başbakanı Süleyman Demirel ile Müsteşarı Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980 tarihinde ilan ettikleri ekonomik programın uygulanmasının yol temizliğini yapmaktı. Çünkü ülkeyi ekonomik dönüşüme götürecek 24 kararlarının amaçladığı hedefe ulaşılması, yol üzerindeki engellerin ortadan kaldırılması ile mümkündü. Bunun için öncelikle işçi sınıfı ile emekçi halkın kazanımlarının yok edilmesi ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren uygulanan karma ekonomik modele son verilmesi gerekiyordu. Zira karma ekonomik model devletin piyasaya müdahalesine dayanıyor ve halkı serbest piyasanın acımasızlığından koruyordu.

 

Bu nedenle yol temizliğinin ilk hedefi, programın uygulanmasına engel çıkaracak olan işçi sınıfı mücadelesinin öncü örgütü DİSK ile sol sosyalist muhalefet oldu. Bunun yanı sıra, tarımda köylünün dayanışmasına dayanan kooperatifçilik işlevsiz hale getirildi. O zaman öncelikle darbe öncesi Türkiye’sinin iyi okunmasına ve darbenin altyapısının hazırlanması sürecinde yaşananların açıklıkla ortaya konmasına ihtiyaç vardır.

 

Kuşku yok ki, 12 Eylül faşist darbesinin hazırlığı 1973 yılında tüm dünyayı sarsan büyük petrol krizine kadar uzanır. Zira bütün dünyayı özellikle Türkiye gibi üretime dayanmayan, ithalatçı zayıf ekonomileri siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa sürüklemişti. Maalesef bu istikrarsızlığın da tetiklemesiyle Türkiye’de şiddet sürekli tırmandırıldı ve halk yeter artık asker gelsin, bizi kurtarsın noktasına getirildi. Kısacası darbeye zemin hazırlamak için o yıllarda şiddet bilinen ama bilinmiyormuş gibi yapılan karanlık odaklar tarafından bilinçli bir şekilde tırmandırıldı. Süreçte toplu katliamlar, sokak çatışmaları ve tanınmış insanlara yönelik suikastlarla toplum darbeyi ister noktaya getirildi.

 

Kuşkusuz öncesinde çatışmalar olmakla birlikte, süreci hızlandıran toplu katliamlar serisinin başlangıcı 1 Mayıs 1977 katliamıdır. Maalesef DİSK’in öncülüğünde, İstanbul Taksim (1 Mayıs) alanında 1 Mayıs İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü kutlamak üzere toplanmış olan yüzbinlerce insanın üzerine, alana hakim değişik noktalardan ateş açıldı ve 34 emekçi hayatını kaybetti. İç ve dış karanlık merkezlerin organize ettiği aydınlatılmayan bu katliamdan itibaren saldırılar yoğunlaştı. 1978, 1979 ve 1980 yılının 12 Eylül’üne kadar, İstanbul Beyazıt, Malatya, Sivas, Kahramanmaraş, Çorum katliamları gibi toplumda infial yaratacak toplu katliamlar gerçekleşti. Yine ülkenin dört bir yanında irili ufaklı çatışmalar sürekli hale geldi. İçinde DİSK’in Kurucu Genel Başkanı, Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’in de bulunduğu, siyaset, sendika ve bürokrasi de önemli görevlerde bulunmuş, bilinen kişilere yönelik suikastlar dizisi gerçekleşti.

 

Tüm bu katliam ve kaosun amacı, Türkiye’de devleti iktisadi faaliyetlerden çekmek ve serbest piyasa modelini uygulamaya konmasına zemin hazırlamaktı. Çünkü 24 Ocak 1980 kararları, uluslararası sermayenin bu politikasını hayata geçirmenin programı, 12 Eylül darbesi ise onun yol temizliğinin projesiydi. Kuşkusuz ülkenin yerüstü ve yeraltı kaynakları ile genç insan gücünü uluslararası sermayenin sınırsız sömürüsüne açmayı hedefleyen programın uygulanması, ancak ülkenin demokrasiden uzaklaştırılması ile mümkündü. Bu amaçla yapılan darbenin, biri yakın diğeri uzak iki hedefi vardı. Yakın hedef; kısa vadede programın uygulanmasına engel çıkaracak olan siyasi ve sendikal yapıları tasfiye etmekti. DİSK’in darbenin ilk hedefi olması, DİSK ve bağlı sendikaların faaliyetlerinin askıya alınması, malvarlıklarına el konması, yöneticilerinin tutuklanması bunun içindi. Elbette sadece DİSK’le yetinilmedi. Sol sosyalist, parti, dernek ve yapılanmaların tamamı yasaklandı. On binlerce insan işkencelerden geçirildi, cezaevlerine dolduruldu.

 

Darbenin ikinci hedefi, uzun vadede ülkenin uluslararası sermaye programını uygulayacak iktidarlarca yönetilmesini sağlamaktı. Bunun için muhafazakâr, itaatkâr, verilene razı bireylerden oluşan bir toplumsal yapı oluşturmak gerekiyordu. Nitekim eğitim sistemi, bu hedefe ulaşmayı sağlayacak şekilde Türk-İslam sentezine oturtuldu. Başta 15 Temmuz darbe kalkışmasının mimarı FETÖ yapılanması olmak üzere; tarikat ve cemaatlerin önü açıldı. Tarikat ve cemaatlere, yurt, pansiyon, okul ve dershaneler açtırıldı. Kısacası darbe, kısa vadede neo-liberal programın yol temizliğini yaparken, uzun vadede ise programın devamının teminatı için toplumsal yapıyı dönüştüren tedbirler aldı.

 

12 Eylül faşizmi, sadece 24 Ocak kararlarına karşı direnen örgütlenmeleri yok etmekle kalmadı. Yeni dönemde örgütlemenin önünü kesmek üzere, anayasa ve yasalar da bir yığın yasak ve engel getirdi. Nitekim darbeci 5 general, diğer birçok alanda yasa çıkarmayı, seçimlerle gelecek olan meclise bırakırken, sendikaya üyelik ve üyelikten istifada noter şartı ile %10 işkolu barajını içeren 2821 sayılı Sendikalar ile yetki tespit ve toplu sözleşme süreçleri tuzaklarla dolu 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt kanunlarını kendisi kabul etti ve işçilerin örgütlenmesi ile toplu pazarlık haklarını kısıtlayan düzenlemeleri yürürlüğe koydu.

 

Yukarıda açıkladığım düzenlemelerle örgütsüz bırakılan emeğin darbe öncesi milli gelirden aldığı pay yıllar içinde sürekli geriledi. Ülkenin tamamında işçiler, devlet işveren ortaklığı ile yılda bir kez belirlenen sefalet ücreti, asgari ücrete mahkum edildi. Sosyal güvenlik ve emeklilik tasfiye ediliyordu. Emekli maaşları açlık sınırının altına getirildi, kamu sağlık sistemi çökertildi, sağlık hak olmaktan çıkarıldı, parayla satın alınır meta haline getirildi. Taşeron çalışma ile esnek çalışma biçimleri, hak gaspı aracı olarak çalışma hayatına monte edildi. Kamu kurumlarında çalışan ve aynı işi yapan çalışanlar, değişik çalışma biçimleri ile sömürülmeye başlandı. Evden çalışma, telafi çalışması, parça başı çalışma, çağrı üzerine çalışma gibi çalışma biçimleri ile çalışanlar güvenceden yoksun, çalışmaya mahkum edildi. Doğa tahribatı ile ülkenin doğal kaynakları, ormanları, dereleri, tarihi güzellikleri yok edildi. Yaşanabilir çevre, yaşanabilir kentler anlayışı terk edildi. Kentler sermayenin rant alanı haline getirildi. Özelleştirme adı altında devletin elindeki kurumlar, devasa varlıklarıyla birlikte peşkeş çekildi. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi devletin temel görevleri bile özelleştirildi. Dolayısıyla bu hizmetler, parası olanın alabildiği, parası olmayanın alamadığı lüks hizmetler haline geldi. Köprü, otoyol, havalimanı, şehir hastanelerini yapan şirketlere verilen garantiler, ülkeyi devasa bir borcun altına sokmuş bulunuyor. Eskiden toprağını eken ve hayvancılık yapan köylüye verilen sübvansiyon destekleri kaldırıldı, köylü toprağını işlemiyor, hayvancılık yapmıyor. Bu nedenle Türkiye, birçok tarımsal ve hayvansal ürünü ithal ediyor. En nihayetinde ülkede demokrasi, adalet, insan hakları yok edildi. Tek adam yönetimine geçildi. Kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edildi. Yürütmenin üzerinde denge ve denetim mekanizması olarak görev yapan yasama ve yargı yürütmenin kontrolüne alındı. Kısacası 24 Ocak 1980’de ilan edilen, neo-liberal ekonomi modelinin uygulanmasının yol temizliği için yaratılan kaos ortamı ile 12 Eylül faşist darbesine sürüklenen Türkiye, her haliyle uluslararası sermaye ile işbirlikçi yerli sermayeye teslim edilmiş durumda.

 

Evet, insanlıktan çıkmamış hiçbir insan vicdanının kabul etmeyeceği işkenceler, cezaevlerinde yapılan zulümler, katliamlar, onlarca insanın idam edilmesi gibi birçok insanlık suçu ile bilinen 12 Eylül faşizminin diğer yüzünde bu ülke kaynakları ile insanının emeğini, uluslararası sermayenin sonsuz sömürüsüne açma hedefi vardı. Kısacası ülkenin bugün sürüklendiği çıkmazın ve yaşadığı yönetim krizinin temelleri 12 Eylül faşizmi tarafından atıldı.

 

Ne demişti Alman felsefeci düşünür Max Horkheimer, “Kapitalizm hakkında konuşmak istemeyen kişi faşizm hakkında da susmalıdır.” Horkheimer, bu tespiti ile kapitalizmle faşizmin aslında bütünün parçaları olduğunu vurguluyor. O zaman yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, 12 Eylül faşist darbesi, kapitalizmin sömürüyü sürdürmenin aracı olarak bizzat planlayıp yaptığı darbedir!

 

Veli Beysülen

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Veli Beysülen — diğer yazıları

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.