reklam reklam
DOLAR50,00
EURO55,95
BITCOIN3.930.095
17° MALATYA
Veli Beysülen
Veli Beysülen
31 Ekim 2026 · 22 okunma

Barış Demokratik Cumhuriyet İçin Fırsattır!

 

Ancak rejimin adının cumhuriyet olması tek başına halkın kendi kendisini yönetmesini sağlamıyor. Zira bunu sağlayacak olan isim değil, cumhuriyetin temel nitelikleri ile uygulama biçimidir. Maalesef 103 yıllık cumhuriyet, anayasada ifadesini bulan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olamadı. Bu ülkenin 103 yıllık yolculuğunda geçirdiği evrelere bakıldığında bunun temel nedeninin, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin temel felsefesi haline getirilen tekçi anlayış olduğunu görmek mümkündür.

 

Kuşku yok ki, bu temel felsefe nedeniyle devletin toplumun geneline dayattığı etnik kimlik, din ve mezhepten olmayan yurttaşlara kuşkuyla yaklaşıldı. Dolayısıyla insanı değil, devleti önceleyen ve giderek devlete kutsallık atfeden anlayış toplumu kucaklayamadı. Özellikle çok partili hayata geçilmesinden bugüne iktidar partilerinin adları değişse de devletin bu temel politik çizgisi değişmeden günümüze kadar geldi. Bu nedenle toplumun etnik köken, din, mezhep ve sınıf eksenli ayrıştırılmasının yol açtığı sıkıntılar hiç bitmedi. Maalesef katlanarak devam eden bu sorunlar, ülkenin çözüm bekleyen sorunları olmaya devam ediyorlar.

 

Daha açık ifade edersek bugün yaşananlar, cumhuriyetin kimsesizlerin kimsesi, egemenliğin ise kayıtsız şartsız milletin olmamasının sonucudur. Kısacası cumhuriyetin bu iki temel niteliği slogan olarak kaldı. Zira bu ülke de toplum, biri devletin derinliklerinde düşman olarak kodlanmış, etnik, dini, mezhepsel ve sınıfsal farlılıklar diğeri ise günün iktidarının düşman kategorisine koyduğu, kendisine muhalefet eden sistem içi parti ve çevreler olmak üzere iki düşmanın varlığı ile meşgul edildi.

 

Elbette cumhuriyetin ilanını küçümsemiyorum. Zira 600 yılı aşan süreyle babadan oğula geçen mutlak monarşi ile yönetilen, hakimiyeti altında yaşayan tüm insanların padişahın tebaası (kulu) kabul edildiği bir imparatorluğun yerine, halkın kendi kendisini yönetme şekli olan cumhuriyete geçiş oldukça önemliydi. Ancak aradan geçen 103 yıla rağmen cumhuriyet, başlangıçta ortaya konan iki temel ilkesine ulaşamadı. Bu nedenle, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin bittiği 2026 yılında, yurttaşlar olarak devletin yüz yılı aşan yolculuğunda izlediği tekçi politikasının sonucu olan dayatmalarının sıkıntılarını iliklerimize kadar yaşıyoruz. Zira 1920 yılında meclisin açılmasından, cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılına kadar özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında izlenen kapsayıcı politikanın yerini, cumhuriyetin ilanının hemen ardından tekçi politika aldı. Bu ayrıştırma ve yok saymanın yanı sıra, bağımsız bir devlet olma iddiasıyla yola çıkan Türkiye Cumhuriyeti devleti, 1950’lerde ABD’nin başını çektiği emperyalist batı blokuna entegre olmakla birlikte, tam bağımsız devlet olma iddiasından uzaklaştı. Maalesef bu entegrasyonla birlikte dayatılan askeri ve ekonomik bağımlılık gerekli yatırımların yapılmasını engelledi.

 

Kuşkusuz devletin farklı olan yurttaşlarını baskı ve şiddete başvurarak kendisinin dayandığı tekçiliği kabule zorlaması istenmeyen sonuçlara yol açtı. Çatışmalar, kırımlar, sürgünler ve kitlesel göçler yaşandı. Öyle görünüyor ki daha uzun yıllar, bizden sonraki kuşaklar da bu sorunları belki de bunlardan daha fazlasını yaşayacaklar.

 

Evet, 103 yıldır devletin kaşları hep çatık. Sert ve taviz vermez pozisyonunda. Militarist yapıya sahip. Bu yapısından dolayı, ülkeyi dışardan gelecek tehlikelere karşı korumakla görevli asker, kendisini devletin sahibi olarak gördü ve defalarca anayasal düzeni koruma bahanesiyle darbe yaptı. Ne gariptir ki, her darbede anayasayı rafa kaldıran da sözde anayasayı koruyacaklar oldu. Darbe dönemlerinde ülke açık cezaevi haline getirildi. Tekçi anlayışın reddettiği etnik köken, din ve mezhep mensubu yurttaşlar ile işçi sınıfı ideolojisini savunan sosyalistler işkence tezgâhlarından geçirildi. İnsanlar, insan olanın yapmayacağı işkencelerden geçirildi. Maalesef halkın kendi kendisini yönettiği cumhuriyette, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olacağı iddiasıyla yola çıkan Türkiye Cumhuriyeti devleti, demokrasiden, hukuktan, insan haklarından, yurttaşlarının örgütlenmesinden ve hakkını aramasından, kendi dilini konuşmasından, inandığı gibi yaşamak istemesinden asla hazzetmiyor. Anayasa ile yasalarda yer verdiği hakları kullanmak isteyenleri bile hain, bölücü işbirlikçi, dış güçlerin adamı ilan ediyor. Kendi belirlediği kalıpların dışına çıkanı, farklı düşüneni, konuşanı, yazanı en ağır şekilde cezalandırıyor.

 

Kuşkusuz cumhuriyetin gerçek bir cumhuriyet olması, halkın gerçek anlamda temsili ile mümkündür. Esas olan, yerel ve merkezi yönetimlerin bizzat halk tarafından veya onun adına görev yapacak yerel ve genel meclis ile yargı organları tarafından denetlendiği şeffaf, hesap veren yönetim anlayışının hâkim olmasıdır.

 

Ne yazık ki, Türkiye’de gerçek bir demokrasinin kurulamamasından dolayı yurttaşlardan gelen demokrasi, barış, eşitlik, adalet ve özgürlük talepleri karşılık bulmuyor ve yurttaşların sahip oldukları temel insan haklarını kullanmak istemeleri, çoğu zaman şiddet ve cezalandırma ile bastırılıyor. Kısacası, kutsal devlet anlayışıyla, “Söz konusu devletse gerisi teferruattır.” bakış açısı demokrasinin gelişmesinin önünde engel olmaya devam ediyor.

 

Türkiye, 1946’da çok partili hayata geçti ancak gerçek anlamda demokratik bir ülke olamadı. Bu nedenle toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçileri temsil edecek sosyalist partiler ile etnik yapılanmalar hep tehdit olarak gösterildi ve baskı altında tutuldu. 1980 sonrasında ise; bu baskıcı yöntem terörle mücadele adı altında iktidarlar ile onların emrindeki kolluk ve yargının suistimallerine olanak sağlayan, yoruma açık, esnek düzenlemelerle devam ettirildi. Kısacası cumhuriyet, tüm farklılıklara açık, halkın temsilinin tam olarak sağlandığı demokratik bir cumhuriyet olamadı.

 

Farklılıklara kapalı yasaklar üzerine oturtulmuş cumhuriyette özellikle darbe dönemleri, etnik ve ideolojik farklılıkların yoğun baskılarla yok edilmeye çalışıldığı dönemler oldu. Bu darbelerin sonuçları bakımından ülkeye ağır bedeller ödetenleri 12 Mart 1971 ile 12 Eylül 1980 darbeleridir. Her iki darbe, toplumsal aydınlanmaya vurulmuş ve topluma ağır bedeller ödetmiş darbelerdir. 12 Eylül karanlığında yaşanan insanlık dışı işkencelerin yanı sıra, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devam eden Kürt halkı ile dilinin yok sayılması politikası bizzat darbe liderinin söylediği, “Kürt yoktur. Bölgede yağan karda insanlar yürürken ‘karın kart kurt’ diye ses çıkarmasından dolayı, bölge insanına Kürt denmiştir” demesi ile zirve yaptı. Sosyoloji bilimini ters yüz eden bu açıklama, ülkeyi çatışmaya sürükledi. Kırk yılı aşkın bir süredir, bu ülkede iki taraftan on binlerce insan öldü. Halkın refahı için harcanması gereken milyarlarca lira para savaşa harcandı. Çatışmanın yanı sıra siyasetin kullandığı ayrıştırıcı dil, toplumsal ayrışmayı derinleştirdi. Ülke insanı büyük acılar yaşadı.

 

Evet bugün önemli bir gün! Bugün Cumhuriyetin 103. yıl dönümü! bu önemli gün nedeniyle gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Yıllardır devletin toplumu sokmaya çalıştığı yurttaşların rızasına dayanmayan tek tipleştirme kalıpları artık dar geliyor. Farklıları yok sayma politikası bu ülke halklarına ağır bedeller ödetti, acılar yaşatıp düşman kamplara böldü. Yaklaşık bin yıldır bu topraklarda birlikte yaşayan cumhuriyetin kurucu iki halkından biri olan Kürt halkının dili ve kültürü yok sayılmaya devam ediyor. Bundan cesaret alan sözde milliyetçiler sokaklarda, “Ya sev ya terk et!” diyerek, insanın insan olmaktan dolayı sahip olduğu en temel haklarını istemeleri tehditle bastırılmaya çalışılıyor.

 

Tüm bu nedenlerle, iki yıldır devam eden silah bırakma süreci ülke için fırsattır. Bu fırsat kişilerin ve siyasi partilerin ikbal beklentilerine heder edilemeyecek kadar değerlidir. Zira üzerinden birçok medeniyet geçmiş bu topraklar artık kana doydu. Daha çok genç insanın ölmemesi için silahlar bir an önce devre dışı bırakılmalıdır. Dolayısıyla, bugün mağrurluğun, büyüklenip böbürlenmenin, hamaset yapmanın değil, barış için adım atmanın zamanıdır. Unutulmamalı ki bir devleti büyük yapan sahip olduğu silah, uçak, tank, top değil, yurttaşları ile barışık olması ve onların işte benim devletim diyerek, huzur ve güven içinde sahip çıktıkları ve birlikte yaşadıkları devlettir.

 

Tüm eksiklerine rağmen, bugün 103. yıldönümü olan cumhuriyetin, yurttaşların herhangi bir farklılık gözetilmeden farklılıklarıyla barış içinde eşit yaşadıkları, üstünlerin hukukunun değil hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu, insan emeğinin sömürülmediği, katılımcı, şeffaf, hesap veren, demokratik bir cumhuriyete evrilmesi umuduyla Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Veli Beysülen — diğer yazıları

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.