ARA ZAM BEKLENTİ DEĞİL ZORUNLULUK! -
Sendikacı Veli Beysülen makalesinde; Zaman zaman yazılarımda, Türkiye gibi enflasyonun yüksek seyrettiği bir ülkede ücretlerin 6 ayda bir veya yılda bir artırılmasının ücretlerin satın alma gücünü hızla erittiğini dolayısıyla uygulamanın ücretlileri mağdur ettiğini yazarım. Elbette bu durum piyasanın realitesidir ve bilimsel bir gerçekliktir.
Zira enflasyonun kontrol edilemediği ve hızla yükseldiği ülkede ücreti ülkenin büyümesinden pay (refah payı) verilmeden, çıplak enflasyon oranı kadar artırılmış bir ücretli, ücretinin arttığı ay aldığı ürünleri 6 ay ve 1 yıl sonra aynı adet veya miktarda alamamaktadır. Kaldı ki Türkiye’de, 6 aylık dönemler halinde yapılan ücret artışlarında baz alınan önceki 6 aylık dönem Kentsel Yerler Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Türkiye İstatistik Kurumu tarafından düşük açıklanmaktadır.
Tüm bunlara rağmen, Gerek Orta Vadeli Program’da (OVP) gerekse ekonomi yönetiminin açıklamalarında, ücretlerin gerçekleşen değil hedef enflasyon oranında artırılmasının hedeflendiği görülüyor. Bununla hedeflenen; tutmayacak hedef enflasyon kadar ücret artışı verilerek ücretlerin daha çok aşağı çekilmesidir. Zira aşağı çekilen ücretlerden kırpılan pay küçük bir azınlığa aktarılmaktadır. Bu nedenle iktidar, tutmayacak hedefi göstererek milyonları sefaletini pekiştirmenin peşindedir. Kuşku yok ki bu politikanın, biri sermayeye kaynak aktarmak diğeri ise yardıma muhtaç hale getirilmiş milyonları, halkın vergilerinden vereceği iane yardımlarla kendine mecbur bırakmak gibi iki önemli hedefi var. Nitekim iktidar sözcüleri zaman zaman, biz gidersek gelecek iktidar size verdiğimiz yardımları kesecek propagandası yapıyorlar. Üstelik İktidar bu propagandayı 80-90 yıl öncesine götürüp, ikinci büyük emperyalist paylaşım savaşının yol açtığı ağır koşullarda yaşanan sıkıntıları kullanıyor ve CHP iktidar olursa diye politikasına haklılık kazandırmaya çalışıyor.
Evet, Türkiye’de son yıllarda özellikle iktidar blokunun adına ısrarla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dediği tek adam yönetimine geçilen 2018 yılından bu yana TÜFE yüksek seyrediyor. Nitekim sisteme geçişin hemen öncesi, 2017 yılında %11,92 olan TÜFE oranı, ikinci yarısında tek adam yönetimine geçilen 2018 yılında %20,30’a fırlarken, 2019 yılında 2017 yılı seviyesine geliyor ve %11.84, 2020 yılında ise hafif bir kıpırdama ile %14,60 oluyor. Kuşku yok ki bu iki yıl, yeni sistemin alt yapı çalışmalarının yapıldığı, sistem için kanun, kararname ve yönetmelik düzenlemelerinin yapıldığı yıllardır. Zira sisteme geçişin etkilerinin görülmeye başlandığı 2020 yılından itibaren, TÜFE tırmanışa geçti ve 2021 %36,08, 2022 %64,27, 2023 %64,77, 2024 %44,38, 2025 %30,38 oranlarında gerçekleşti. Kaldı ki tüm bu oranlar, TÜİK’in rakam oyunları ile düşük açıkladığı oranlardır. Nitekim başta ENAG, son yıllarda TÜFE hesaplaması yapan bağımsız kuruluşlar daha yüksek oranlar açıklıyorlar. Onların açıklamalarından bağımsız olarak, yurttaşlar günlük yaşamlarında enflasyonun TÜİK’in açıkladığının çok üstünde olduğunu yaşayarak görüyorlar.
Hatırlayacaksınız, tek adam yönetimine geçiş için iktidar blokunun dayatmaları ile TBMM’den halk oyuna sunulacak oy sayısı ile geçen Anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulduğu 16 Nisan 2017 referandumunun propaganda döneminde, değişikliğe destek verenlerin en önemli argümanı, mevcut yapının hantal olduğu, hızlı karar alınamadığıydı. “Hayır” cephesi ise yeni sitemde yasama ile yargının yürütme üzerinde fren görevi yapan denetim yetkilerinin olmayacağını, dolayısıyla devlet yönetiminde her şeye tek adamın karar vereceğini, tüm iş ve işlemler için tek imzanın yeterli olacağını belirtmişlerdi. Nitekim bugün ülke hayır cephesinin o gün söylediğini yaşıyor. Zira acele kamulaştırma uygulamasıyla birlikte, gece yarısı Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı imzalı kararname ile akşam toprak sahibi olarak yatağa giren yurttaşlar, sabah toprakları olmayan insanlar olarak güne başlıyorlar. Bu basit örnek, yeni yönetim modelinde hantal devlet olmayacak, devlet ivedilikle karar verecek ve işler gecikmeyecek diyenlerin acelelerinin çıkar gruplarına çıkar sağlayan bu tür işlemlere engel olan yargı denetimini devre dışı bırakmak olduğunu gösteriyor. Tüm bunlar, tek adam yönetimine geçişin bilinçli bir proje olduğunu, hedefin ise ülke kaynaklarının bir avuç sermayeye peşkeş çekilmesi olduğunu gösteriyor. Kısacası Türkiye’nin tek adam yönetimine geçiş projesi, yerli ve yabancı sermayenin karanlık dehlizlerinde yazılıp iktidar eliyle ülkeye dayatılan projedir.
Evet, yukarıya aldığım oranlar, olağan şartlarda enflasyonun genel seyrine dair veriler. Ancak bir de olağanüstü durumların yol açtığı veya hükümetin dış gelişmeleri iç piyasaya hızlıca yansıtmasının yol açtığı yüksek enflasyon gerçeği var. Hatırlayacaksınız geçen hafta bu köşede yayınlanan “SUÇ SİZDE DEĞİL, SİZİ SEÇENLERDE!” başlıklı yazımda Türkiye ekonomisinin dış krizleri çok çabuk satın aldığını belirtmiş ve ABD-İsrail ittifakının İran’a saldırıları ile başlayan savaşın hemen ardından Türkiye’de akaryakıt ürünleri fiyatlarının hızla artırıldığını yazmıştım. Kuşkusuz üretimin ve sevk zincirinin temel ürünleri olan akaryakıt ürünlerine yapılan bu zamlar, ülkede peş peşe fiyat artışlarına yol açacak ve halkın temel tüketim ürünlerine ulaşmasını dahada zorlaştıracaktır. Bu artışlar, her ne kadar öngörülemeyen savaş gerekçesine dayandırılmaya çalışılsa da hükümetin ortaya çıkan dış riskleri anında fırsata dönüştürme politikası güttüğünü açıkça ortaya koyuyor. Oysa devlet, bu tür olağanüstü gelişmeleri öngören ve yurttaşlarını olumsuz sonuçlarından mümkün olduğunca koruyacak tedbirleri alabilen kurumsal yapıdır. Kaldı ki ABD-İsrail İttifakı ile İran arasında başlayan savaş bağıra bağıra gelen bir savaştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanı başındaki bu savaşı ön görmemesi mümkün değil.
Türkiye, enflasyon hedefinde çok hızlı sapma olan ve bu nedenle hedefini sık sık yukarıya doğru revize eden ülkedir. Zira hükümetin ekonomik hedefleri tutmuyor. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek üç gün önce yaptığı bir konuşmada, savaşın enflasyona etkisine değinerek, enflasyon için %20’nin altında olmasını hedeflediklerini ancak öngörülerinin aşılacağının anlaşıldığını, piyasaların beklentisinin ise %25’e kadar çıktığını açıkladı. Şimşek, artış beklentisini savaşa bağlasa da gerçekler kendisini doğrulamıyor. Nitekim yılbaşında 2026 yılı enflasyonun %14-%17 aralığında hedeflendiği açıklanmış, Ocak ve Şubat aylarında enflasyonun aylık bazlarda yüksek çıkmasının ardından hedef %19-%21 aralığına yükseltilmişti.
Yazının girişinde, enflasyonun yüksek seyrettiği ülkede ücretlerin 6 ay veya yılda bir artırılmasının gerçekçi olmadığı vurgulamıştım. Zira 3 ayda yaşananlar bu söylediğimin gerçekliğini gözler önüne seriyor. Geçen haftaki yazımda enflasyonun yol açtığı erimeye dair rakamlar vermiştim. Ancak bu yazıda sosyal politika ve çalışma hayatı alanlarındaki çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Aziz Çelik’in, enflasyonun yılın ilk 3 ayında çalışanlar ile emeklilerin ücretlerinde yol açtığı erimeye dair ortaya koyduğu rakamları aşağıya alıyorum. Sayın Çelik’in Sosyal Medya hesabından, “İşçiye, memura ve emekliye derhal ara zam!” başlığıyla yaptığı paylaşım şu şekilde:
2026 yılı üç aylık resmi enflasyonu yüzde 10,04 olarak açıklandı.
Böylece Ocak 2026’da yapılan artışlar eridi.
1- Asgari ücrete yılbaşında yapılan 5971 liralık artışın 2819 lirası, yüzde 47’si eridi.
2- En düşük emekli aylığına yapılan 3119 liralık artışın 2008 lirası, yüzde 64’ü eridi.
3- İşçi ve Bağ-Kur emeklilerine yapılan yüzde 12,9’luk artışının 10 puanı, yüzde 78’i eridi.
4- Memur ve memur emeklilerine yapılan yüzde 11’lik artışın 10 puanı, yüzde 91’i eridi!
Konunun uzmanı Sayın Çelik, erimeye dair rakamları paylaştıktan sonra şu değerlendirmeyi yapıyor. “Kemer sıkma ve talebi düşürme politikasına son verilerek işçilerin, memurların ve emeklilerin enflasyon kayıpları derhal karşılanmalıdır. Yüksek enflasyon dönemlerinde çalışanları ve emeklileri korumanın en önemli yolu enflasyon kayıplarını gidermek ve ayrıca büyüme oranında iyileştirme yapmaktır. Bu nedenle nisan ayından geçerli olmak üzere asgari ücrete memur maaşlarına ve emekli aylıklarına enflasyon kayıpları ve 2025 yılı büyümesi de eklenerek derhal zam yapılmalıdır.”
Uzman gözüyle ortaya konan bu veriler ve kısa değerlendirme, yapılanların toplumun emekçi kesimlerin gelirini sürekli aşağı çektiğini ve yoksullukla teslim alındığını gösteriyor. Bunları yapanların emekçilere anlattıkları masal ise yoksulluğun kader olduğudur. Yoksulluk kader değil, yönetenlerin sınıfsal tercilerinin sonucudur. Enflasyonun yüksek seyrettiği Türkiye’de maaşlar 3 ayda bir güncellenerek enflasyonun yol açtığı kayıplar giderilmelidir. Kısacası ara zam beklenti değil zorunluluk!


















