DEMİRTAŞ NEDEN EVİNE?
Aslında hem siz okurlarımı dinlendirmek, hem de kendim sorunlardan bir nebze olsun, uzaklaşıp kafa dinlemek için, Eylül ayı başına kadar yaz yazmamayı düşünüyordum. Ancak daha öncede yazılarımda vurguladığım gibi, yaşadığımız ülke Türkiye'nin çok hızlı değişen gündemi buna izin vermiyor. Kısacası yazı yazıyorsanız gündemi kaçırmamalısınız. Zira sıcak gündemle ilgili gününde yazacağınız her yazı, ileride yol gösterici olacaktır.
Evet, Türkiye de 1 Ekim 2024 tarihinde, TBMM'nin açıldığı gün mecliste yaşanan bir tokalaşmayla başlayan, Kürt Sonunun barışçıl çözümü hususunda hazırlanan 12 maddelik “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” 5 Ağustos 2026 tarihinde TBMM’ye sunuldu. Bir yığın eksiği olmakla birlikte, Çerçeve yasa teklifinin, 358 milletvekilinin imzasıyla TBMM'ye sunulmasıyla, sorunun çözümünde yeni bir evreye geçildi.
Öncelikle şunu belirteyim, iktidarın isimlendirnesinden süreci, toplumdan, parlamento içi ve parlamento dışı siyasi partilerden kaçırarak, kendisine malertmeye çalışmasına, geniş bir siyasi yelpaze de Kürt siyasi hareketini sürece katmadan, kişiye endeksli dar muhataplık tercihine kadar birçok eksiğine rağmen, sorunun barışçıl çözümünün zorunluluğunu bilen bir insanım. Bu ülkenin Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Müslüman, Hıristiyan, Alevi, Sünni farklı etnik köken, din ve mezhebe mensup birçok yurttaşının da aynı yönde düşündüğü tartışma götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla, iktidarın bu toplumsal desteğe rağmen, kendi çözümünü dayatması ve yapılacak düzenlemeleri oldu bittiye getirmesi yarattığı sıkıntı ve beklentileri boşa çıkaran hayal kırıklığına rağmen küçükte olsa barışa giden her adım değerlidir.
Çerçeve yasa teklifi, İktidar Bloku'nun muhalefetten, hatta İmralı ile Ankara arasında aracılık yapan, DEM partiden bile gizleyerek hazırladığı teklif, adeta yangından mal kaçırırcasına, imzası olan milletvekillerinin bile yeterince bilgi sahibi olmadıkları bir gizlilikle TBMM gündemine getirildi. Sürece baştan beri karşı olan İYİ parti ile Yeni Parti imzalamadılar. İYİ partinin milliyetçi hamasetle karşı duruşu bilinen bir durum iken, Yeni Partinin itirazı, daha temkinli bir yaklaşımla, teklifin taraflardan gizlenerek, özensiz hazırlandığı, birçok belirsizliği içinde barındırdığı üzerine yoğunlaşmaktadır.
Ben, bu yaklaşımlardan İYİ partinin karşı çıkışını kategorik karşı çıkış olarak görürken, Yeni Partinin karşı çıkışı ise daha ziyade izlenen yönteme ilişkin ilkesel bir karşı çıkış olarak görüyorum.
Burada şunu özellikle vurgulamalıyım, İYİ partinin teklifi "Sevr Antlaşması"na benzetmesi ve "bebek katiliyle görüşülüyor" diye karşı çıkması provokativ bir karşı çıkıştır. Zira "Sevr Antlaşması" Birinci Emperyalist paylaşım savaşına (Birinci Dünya) Almanya'nın safında katılan Osmanlı İmparatorluğunun, yenik sayılması üzerine, galip devletlerin dayatmaları ile imzalanmış, Balkanlar ile Ortadoğu'daki toprakların imparatorluktan koparılması ve üzerinde Yeni devletler kurulmasının belgesi iken, ne süren görüşmelerde ne de Çerçeve Kanun teklifinde, Kürtlere veya dar anlamda tasfiyesine çalışılan PKK'ya, herhangi bir toprak parçası verilmiyor ve Türkiye topraklarının bir kısmı ülkeden koparılarak, üzerinde bağımsız Kürdistan devleti kurulmuyor. Bunun yanı sıra "Sevr" anlaşmasında Osmanlı İpimparatorluğu ordusu dağıtılıp, silahsızlandırılırken, çerçeve kanun teklifi, PKK'yı silahsızlandırmanın teklifidir. O zaman İYİ Partinin, iki taraftan, onbinlerce insanın ölmesine yol açmış Kürt sorununda, silahın ebediyen devre dışı bırakılmasından duyduğu rahatsızlığın gerçek nedeni, 100 yılı aşkın bir süredir devlete hakim olan tekçi zihniyettir. Yani kategorik olarak, bu ülkenin kurucu iki halkından biri olan Kürt halkının varlığının inkarından başka birşey değildir. İYİ Partinin sığındığı bir diğer nokta ise onların deyimiyle "bebek katili" ile görüşülüyor olmasıdır. Bu söylem karşı çıkışın esas gerekçesini örtmeye yöneliktir. Zira koca bir coğrafyaya yayılan çatışmalarda, elbette iki taraftan çok sayıda suçsuz insan çatışma ve karşılıklı atılan bombalarla öldüler. Zaten bunlar son bulsun diye silahların susması için çaba sarfediliyor. Tüm bunlar yokmuş gibi, sadece silah bırakmaya endeksli bir sürecin yanlışlığını tartışmak yerine, elinde silah tutan örgüt liderini şeytanlaştırmanın sonucu; toplumsal tepkiyi sürece yöneltmek ve onu engellemek olur.
Yeni Partinin yöntem ve içerik konusunda ki eleştirisinin ise daha ilkesel olduğunu düşünüyorum. Sanıyorum Yeni Parti itirazını teklifin görüşmelerinde de sürdürecektir. Bunun böyle olup olmadığını TBMM ilgili komisyonlarında ve Genel Kurulda, kanunlaşma görüşmelerinde göreceğiz. Umarım Parti, teklifi direk reddetmek yerine, iyileştirilmesi çabası içinde olur ve eksikliklerin giderilmesi hususunda iktidarı uyarı görevini yerine getirerir. Tabii burada başta DEM Parti diğer muhalefet partilerine düşen görev ise ona haklı olduğu konularda destek vermeleridir. Zayıf bir ihtimal olsa da bence böyle bir işbirliği, iktidar milletvekillerinin ikna edebilir ve istenen düzeyde olmamakla birlikte, kanunun, sürecin işlemesine katkı sunacak ihtiyaca cevap verecek içerikle çıkması sağlanabilir.
Yeni Partinin eleştirilerinden bağımsız olarak, teklifin isminden başlayarak, başından sonuna kadar eksiklerle dolu olduğu çok açık. Hukukçu olmadığım için bunları tek tek irdelemeyeceğim. Ancak uzmanlar ile hukukçuların değerlendirmeleri ile yazdıkları herşeyi açıkça ortaya koyuyor.
İktidarın baş kalemşörü Abdülkadir Selvi,
Hürriyet gazetesinde ki köşesinde yayınlanan köşe yazısında, "AKP MKYK'da sunum yapan Adalet Bakanı Akın Gülek'in İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan’ın ve eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın mevcut 'Çerçeve Yasa' düzenlemesinden yararlanamayacağını ve Kayyumların görevde kalacaklarını belirttiğini aktardı. Ancak Bakan Gürlek, daha sonra yaptığı açıklamada bunu yalanladı.
Bakan bu açıklamayı yalanlasa da Demirtaş ve diğer siyasi tutsakların, düzenlemeden yararlanıp yararlanmayacaklarına dair tartışmalar devam ediyor. Nitekim Çerçeve yasa teklifinin komisyon görüşmeleri sırasında, Yeni Parti grup başkanvekili Murat Emir'in "Demirtaş özgür olmalıydı" sözleri üzerine, DEM Parti milletvekili Saruhan Oluç "O bizim yoldaşımız" diyerek tepki göstermesi ve "Demirtaş sizin kullanışlı aletiniz değil, Demirtaş üzerinden kurmayın cümlelerinizi" diye tepki göstermesi Demirtaş'ın, teklifin görüşmelerinin merkezinde olacağını gösteriyor. Murat Emir'in "Neden rahatsız oldunuz" diye sorması üzerine Saruhan Oluç'un “Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ dediniz” şeklinde tepki vermesi bence aşırı bir tepkidir. Zira Demirtaş ve arkadaşlarını tutuklatan iktidarın ortağı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Demirtaş evine, Ahmetler göreve, Öcalan umuda" derken, anayasaya aykırı ama destekleriz diye destek veren CHP'nin o zaman ki Genel Başkanı, mahkeme kararıyla partinin başına getirilmiş olan Kılıçdaroğlu ile partisi teklife destek veriyorlar. Yeni Parti Grup Başkanvekiline gösterilen tepkiden daha fazlasının Demirtaş ile arkadaşlarının tutuklanmasına destek verenlere gösterilmesi gerekmez mi?
İktidar ortağı Bahçeli'nin Demirtaş evine demesi bir pazarlığın işareti mi? Demirtaş'ın çıkmasının şartı evinde oturup siyaset yapmaması mı? Demirtaş'a sen evinde otur siyaset yapmamı deniyor? Sarayın en yakın kalemşörü Abdulkadir Selvi, Sarayın şartını kabul etmezse Demirtaş yararlanmayacak mı demek istiyor? Öte yandan mahkeme kararıyla partinin başına döndükten sonra katıldığı televizyon programında, Selahattin Demirtaş ile arkadaşlarının dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vermekten pişman olmadığını belirten Kılıçdaroğlu'nun, yasaya destek vermesi samimi bir destek mi? Bence DEM Partinin, iktidarın niyetini doğru okuyabilmek için, tüm bu sorulara cevap araması gerekiyor.
Hani, ilk düğme yanlış iliklenirse, sonuna kadar bütün düğmeler yanlış iliklenir diye bir söz vardır. Türkiye'de diğer birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da ilk düğme yanlış iliklendiği için, süreç yanlışlar bütünü olarak, tek taraflı bir çabayla yol almaya çalışıyor. Kabul etmek lazım ki, Bahçeli'nin "bu bir devlet projesidir" söylemine rağmen, iktidarın muhatap olarak görünmemeye çalıştığı süreç, tamamen Abdullah Öcala'ın ve PKK yönetim kadrosunun çabalarıyla yol almaya çalışıyor. Zira iktidarın ajandasında terörü bitirdim diyeceği yöntemlerle yol almak var. Bu nedenle, barış ve demokrasi söyleminin yerine "Terörsüz Türkiye" diye bir isimlendirne ile yola çıkıldı. Günlerdir hatta aylardır, “milli birlik”, “kardeşlik” “yeni bir dönem” söylemleriyle kamuoyuna umut dağıtılıyor ve “Yüzyılın en önemli adımı”, “Türkiye için tarihi fırsat” gibi büyük sözler havada uçuşuyor.
Halbuki bu yasa gerçekten toplumsal barışı hedefliyorsa, milyonlarca insanın oy verdiği, bırakın Kürt halkını, farklı etnik kimlik ve inanç mensubu milyonların gönlünde taht kurmuş, seçilmiş siyasetçi ile arkadaşları kapsam dışında bırakılmamalı. AİHM ve AYM kararlarının da ortaya koyduğu gibi suç işlemiş mahkum olmayan, siyasi rehinler, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğerleri koşulsuz serbest bıkalmalılar.
Barış; gücü elinde bulunduranın işine gelenleri kapsayan, işine gelmeyenlerin kapsamayan bir pazarlık değildir. Yalanlamışta olsa Adalet Bakanı’nın açıklaması yeni düzenlemenin herkesi kapsamadığını gösteriyor. O zaman, yasa teklifi hukuki olmaktan çok, kimin içeride, kimin dışarıda kalacağına siyasi iradenin karar verdiği siyasi bir metindir.
Evet, tüm bunlara bakıldığında cevap verilecek can alıcı soru şu: Demirtaş neden evine?

















