Emperyalizm İçin Esas Olan çikardır
Savaş ölüm, kan ve gözyaşıdır. Savaş: kundakta ki bebekten başlayarak, çocuk, kadın erkek, yaşlı, hasta, genç ayrımı yapmayan ölüm makinesidir. Savaş aynı zamanda, doğanın ve insan eliyle yapılan eserler ile kültürel mirasın tahrip edilmesinin acımasız aracıdır. Dünya 20. yüzyıl boyunca iki kez küresel çapta savaşın yıkıcılığını yaşadı ve acı sonuçlarıyla karşılaştı. Nitekim iki büyük emperyalist savaşta milyonlarca insan öldü, kentler yerle bir oldu. İkinci emperyalist paylaşım savaşında (ikinci dünya savaşı) Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombalarından dolayı, bu kentlerin çevresinde hayat yıllarca normale dönmedi. İnsanlar ve hayvanlar uzuvları eksik sakat yavrular dünyaya getirdiler. Bir bütün olarak canlılar radyoaktif gazların etkisini yıllarca hissettiler. Sonra ki yıllarda, dünyanın değişik coğrafyalarında süren lokal savaşlarda atılan bombalar sadece insan yaşamını değil, savaşın yaşandığı coğrafyalarda canlı yaşamın tamamını yok etti.
Prusyalı General ve entelektüel Carl von Clausewitt’in dediği gibi, ‘Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.’ kuşku yok ki, Clausewitt’in dediğinden hareketle, savaş; yukarıda yazdıklarımdan çok daha fazla kötülüğü içinde barındıran, başarısız siyasetçilerin, başarısızlıklarını gizlemek üzere, başlattıkları yıkım aracıdır.
İkinci emperyalist paylaşım savaşının ardından dünya genelinde, barış hareketleri gelişti ve dünyayı etkisine aldı. Nitekim ABD’nin öncülük ettiği Kore savaşı ile yıllarca süren Vietnam savaşına karşı dünya genelinde barış hareketlerinin öncülük ettiği, savaş karşıtı gösteriler yükseldi ve ABD’yi de etkisine aldı. sonuçta ABD yurttaşlarının yoğun protestosuyla karşılaşan yönetim, yenilgiyi kabul ederek askerini Vietnam’dan çekmek zorunda kaldı.
Öte yandan, savaşa ihtiyaç duyan emperyalizm, savaş silahlarının, savaşın yapıldığı coğrafyalarda yöre halkının geneline zarar vermesinin yol açtığı tepkilerin önüne geçmek üzere, savaşta kullanılan silahların belirlenmiş hedefe yönelik kullanılmasına dair teknolojik dönüşümle yeni silahlar üretti. Böylece silah tekelleri silahların hedefini mümkün olduğunca küçültmeye çalıştılarsa da silahlardan yayılan gazlar kullanıldıkları coğrafyaya zarar vermeye devam etti Kuşku yok ki bunun sonucu, bugün ABD Başkanı Trump’ın zaman zaman askerlerimiz ölebilir diye dile getirdiği gibi, savaşlarda savaşan her ülkenin kendi askerleri ölebilir. Zira yönetenlere göre, bu onların işi. Devletlere düşen onları, kahramanlık payesi veren nutuklar eşliğinde, görkemli törenlerle, anıt mezarlara defnetmek ve ailelerine tazminatlar ödemektir.
Kuşkusuz kapitalizmin hele hele onun üst aşaması emperyalizmin, ajandasında savaş her zaman vardır. 1859-1914 yılları arasında yaşayan ve birinci emperyalist paylaşım savaşını önlemek üzere, yapılan çalışmaların başını çektiği günlerde, suikast sonucu katledilen, Fransız sosyalist hareketinin lideri, barış savunucusu L’Humanite gazetesinin kurucusu Fransız sosyalist politikacı Jean Jaurès’in dediği gibi, “Kara bulutların fırtınayı taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı taşır.” Evet kapitalizm savaşı taşır. Bir başka deyişle, kapitalizmin bağrında savaş hep vardır. Hele ki kapitalizmin üst aşaması emperyalizmin gıdası savaştır. Kısacası savaş yoksa emperyalizm nefessiz kalır ölür. Dolayısıyla bugün İran’da olduğu gibi, savaş sistemin kendini sürdürmesinin aracıdır.
Dünya aylardır hatta yıllardır geliyorum diyen, ABD-İsrail ittifakı ile İran savaşının konuşuyordu. Geçen yıl Haziran ayında patlak veren ve 12 gün sürdükten sonra ara verilen savaş nihai barışla anlaşmasıyla sonuçlanmamış, taraflar eller tetikte, tetiğe basmadan geçici süreliğine beklemeye geçmişlerdi. Zira savaşın tarafı ABD ile İsrail açısından, Suriye sorunu tam olarak çözülüp bertaraf edilmemişti. Geçen 8 aylık süreçte Suriye denklemi çözüldü ve ABD ile İsrail, bu ülke de istediklerini elde ettiler. Suriye denkleminin çözülmesiyle, başlaması an meselesi olan savaş, 28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile emperyalizmin Ortadoğu’ da ki ön karakolu İsrail'in, İran'ın çeşitli kentlerine yönelik geniş çaplı hava saldırılarıyla başladı. ABD ile İsrail’in uluslararası hukuku yok sayan bu saldırganlığının, ilk anında kız çocuklarının devam ettikleri bir okul vuruldu, 169 çocuk ile çok sayıda öğretmen öldü. İlk anda nokta vuruş şeklinde başlayan savaşta, İran’ın dini lideri, Ayetullah Hamaney ile üst düzey yöneticilerin öldürülmeleri ile İran’ın teslim olacağı hesaplanmış olsa da beklenen olmadı ve İran, özellikle birçoğu ABD’nin uydusu konumunda olan bölgenin, sözde Müslüman Arap devletlerinin, topraklarında bulunan, ABD üslerinin saldırı için kullanılmasından dolayı, ABD üsleri ile İsrail anakarasını balistik füzelerle hedef aldı ve savaş bölgesel bir askerî çatışmaya dönüştü.
Kuşkusuz bu savaş, İran halklarını zulüm ve katliamlarla susturan Molla Rejiminin, insanlık dışı uygulamalarına karşı alınmış, Birleşmiş Milletler kararına dayanan bir savaş değildir. Dolayısıyla bu savaş, rejim değişikliğini hedeflemeyen, emperyalist bölge hegemonyasının önünde engel olan, egemen bir devlete karşı başlatılan bölgesel hegemonya savaşıdır. Kaldı ki, Gazze’de çocuk, kadın, yaşlı, hasta ayrımsız on binlerce Filistinliyi katleden, soykırımcı İsrail ile destekçisi ABD’nin, İran halklarını molla rejiminin zulmünden kurtarmak için savaştıklarını düşünmek, demokrasi ve insan hakları gibi, temel insani değerleri ayaklar altına almaktır. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: "Eğer Rusya, İsrail'in Gazze'de yaptıklarının sadece %10'unu yapmış olsaydı, NATO şimdi Moskova'nın kapısında olurdu. Batı bize insan haklarının İsrail'in çıkarlarının sınırlarında başlayıp bittiğini öğretti." Demesi olayın vahametini gözler önüne seriyor.
Evet, bu savaş bir hegemonya savaşıdır. Hedefi de Ortadoğu ile Asya kıtasını, kontrol altında tutmak ve bölge de bulunan Rusya ile Çin’in önünü keserek, bölgede ki enerji ve maden kaynaklarına sahip olmaktır. Dolayısıyla savaşa İran’a demokrasi ihraç etme gibi bir misyon yükleyerek, dini siyaset aracı olarak kullanan, Molla Rejiminin yıkmayı hedeflediğini söylemek, savaşın emperyalizmin kaynak ihtiyacı için yapıldığı gerçeğini görmemek olur. Kaldı ki savaşı başlatanlardan İsrail, Yahudiliğin kutsal kitabında, Tanrı tarafından Yahudi toplumuna vadedildiğini iddia ettiği topraklarda, büyük İsrail kurma hedefi olan bir din devletidir. Evet, yanlış okumadınız İsrail, etnik kökenden ziyade, dünyanın değişik bölgelerin de yaşayan farklı etnik köken mensubu, Yahudilerin emperyalist batının desteği ile Filistin’de toplanarak, kurdukları bir din devletidir. Bu konuyu, daha önce Gazze saldırılarının başladığı süreçte, başka mecrada yayınlanan “FİLİSTİN-İSRAİL ANLAŞMAZLIĞININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ!” başlıklı 6 bölümlük seri yazıda genişçe açıklamıştım. Orada da belirttiğim gibi, Yahudi inanışına göre, Mısır’dan Fırat havzasına kadar olan, onların adına “Kenan” ülkesi dedikleri, genişçe bir coğrafya “Büyük İsrail Devletini” kurmak için, Tanrı Yahova tarafından kendilerine vadedilmiş topraklardır.
Öten yandan bugün ABD’nin başında bulunan Trump’ta, gerektiğinde Hıristiyanlığı kullanmaktan geri durmayan bir anlayışa sahiptir. Nitekim savaşın başlamasından birkaç gün sonra, Beyaz Saraya davet ettiği, Hıristiyan din adamlarına dini ayin yaptırdı. Demek ki din, laik sistemlerde bile gerektiğinde politikacıların başvurdukları, kullanışlı bir araçtır. Maalesef din aynı zamanda başarısız politikacıların, karşı din mensuplarını düşman gösterdikleri bir sığınma aracıdır.
Emperyalizmin Ortadoğu bölge sorumlusu İsrail, kurulduğundan beri bütün komşularıyla savaşıyor, yakıyor, yıkıyor, işgal ediyor, halkları sürüyor, onlardan boşalan alanlara Yahudi yerleşim birimleri kuruyor, katlediyor, soykırıma tabi tutuyor. Tüm bunları yapan ve sürekli savaş halinde olan İsrail, uluslararası sermaye, işbirlikçi bölge rejimleri ve ABD’nin desteğiyle, kendi yurttaşlarını savaşın şiddetinden görece uzak tutuyor. Elbette her devletin yurttaşlarını savaşın, acımasızlığından koruma yükümlülüğü var. Ancak İsrail’in yaptığı korumaktan ziyade, yurttaşlarını savaşa rıza göstermeye ikna etmektir. Zira İsrail sağı yıllardır yurttaşlarını, Yahudilerin düşmanlarının tetikte beklediğini, kendisi devlet olarak onları engellemek üzere savaşmadığında onların, kendilerini rahat yaşatmayacağına hatta yok edeceğine inandırmaktadır. Buna inandırılan İsrail yurttaşlarının çoğunluğu, en çok “düşman” öldüreceğine inandığı siyasetçilere oy veriyor. Netanyahu gibi, savaş hukukunu tanımayan, uluslararası hukukta mahkum olmuş birinin, seçim kazanması bu politikaya dayanmaktadır.
Öte yandan, yukarıda yazdığım gibi, yıllardır İran halklarını inim inim inleten teokratik İslam Cumhuriyetini yöneten Molla Rejimi, etnik kökenine, ideolojisine ve dinine bakmadan on binlerce muhalifi, işkencelerden geçirdi, katletti ve sokaklarda halkın gözü önünde idam etti. Halk, uygulamalarını protesto için sokaklara çıktığında toplu katliamlar yapmakta tereddüt etmedi. Ancak bir kez daha altını kalın çizgilerle çizmeliyim ki, bu savaş İran halklarını molla esaretinden kurtaracak bir savaş değil. Çünkü, emperyalizm için esas olan insan hakları değil, kendi çıkarlarıdır!


















