23 Nisan: Demokrasi ve Çocuklar
Bugün 23 Nisan. Bundan 106 yıl önce Büyük Millet Meclisinin (BMM) 1920 yılında açıldığı gün. Bugün Türkiye'de Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaktadır. Türkiye, çocuklara bayram hediye eden ülke olmakla övünür.
Peki Cumhuriyet, demokrasinin tam olarak hayata geçtiği, demokratik mekanizmaların eksiksiz işlediği Cumhuriyet mi? Tabii ki değil.
Halbuki 1920 yılında, yeni devlet henüz kurulmamışken, BMM açılması, yeni devletin yönetim şeklinin, millet iradesine dayanan demokrasi olacağının işaretiydi. Nitekim 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin ilanıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ismini alacak millet Meclisin açılışında "EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR" denmişti. Bu solgan, bugünde TBMM Genel kurul salonunda kürsünün arkasında, kocaman puntolarla yazılıdır. Dolayısıyla 23 Nisan, gerek millet egemenliğinin temsili gerekse çocuklara armağan edilmesi gibi iki önemli anlamla kutlanan bir gündür. Maalesef TBMM'yi Cumhuriyetin ilanından önce açarak, demokrasiye ve halkın iradesine önem atfedilen Türkiye Cumhuriyetinin 103 yıllık geçmişinde, eşit ve adil seçimlerin yapıldığını ve halkın iradesinin gerçek anlamda temsil edildiğini söylemek pek mümkün değil. Kaldı ki Türkiye'de demokrasinin kurumsallaşmamasının tek nedeni, eşit ve adil seçimlerin yapılmaması değil. Zira kutsal devlet anlayışının hakim olduğu sistemin, devamını sağlama anlayışıyla, farklı kimlik ve inançların kendilerini ifade ettikleri siyasi partiler ile işçi sınıfı ideolojisine sahip, sosyalist sol siyasi partilerin kurulmaları ve siyaset yapmaları sürekli engellendi. Buda yetmedi seçilenlerin görev ve yetkileri kısıtlandı. Özellikle günün iktidarının baskı politikaları ile seçilmişlere görev yaptırılmadı. Böylece seçilmişler, temsilcisi oldukları halkın iradesini parlamento çalışmalarına yeterince yansıtamadılar.
Kuşkusuz gerek 1920 yılında TBMM'nin açılması gerekse 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye Cumhuriyetinin halkın kendi kendisini yönettiği demokratik Cumhuriyet olması hedeflenmiş ise de bu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Dolayısıyla Cumhurlyet yönetiminde, halkın katılımının esas alındığı yerel ve merkezi yönetimlerin bizzat halk tarafından veya onun adına görev yapacak yerel ve genel meclis ile yargı organları tarafından denetlendiği, şeffaf, hesap veren yönetim anlayışı hâkim olmadı. Maalesef Türkiye Cumhuriyeti, demokrasinin olmadığı tek parti yönetiminden, çok partili ilk seçimin yapıldığı 1946 yılından günümüze, 80 yıldır demokratik parlamenter sistemi tam olarak hayata geçirmiş değil. Zira sistemin farklılıklara kapalı sakat demokrasi anlayışı, bu 103 yılda defalarca darbeler ile askeri ve sivil müdahalelerle kesintiye uğramıştır.0 Bu da yetmemiş olmalı ki, 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 2018 yılında geçilen Türkiye’ye özel tek adam yönetim modelinde kuvvetler ayrılığı ilkesi rafa kaldırıldı. Yasama ile yargının denetim yetkileri ellerinden alındı, şimdi sadece şeklen varlar. Çünkü artık her şeye yürütmenin başında bulunan tek adam karar veriyor. Bunun temel nedeni, “Söz konusu devletse gerisi teferruattır.” bakış açısı ile devletin kutsanmasıdır. Maalesef bu kutsama, devletin yurttaş için değil yurttaşın devlet için olduğu anlayışının hâkim olmasına yol açtı ve demokrasinin evrensel ilkeleri ülkeye hâkim olamadı.
Elbette bu durum sadece demokrasinin değil ona paralel olarak insan hak ve özgürlükleri ile hukukun temel ilkelerinin yerleşmesine de engel oldu.
İlginçtir; genç Cumhuriyetin 1946 yılına kadar olan tek parti yönetimin de ülkenin demokratik olmamasına karşı çıkan ve "Yeter artık söz milletin" sloganı ile 1950 yılında iktidar olan Demokrat Parti (DP) iltidarından bugüne kadarda ülke gerçek bir demokrasi ile buluşamadı. Halbuki 1950-1960 yılları arasında DP iktidarının başında bulunan, başbakan Adnan Menderes'ten başlayarak, bugüne kadar, ülkeyi yöneten iktidarlar ile liderlerin tamamı, demokrasi savunuculuğu yapmış liderlerdir. Ancak bugün ülkenin bulunduğu nokta, bu liderlerin statükoyu korumaya adanmış demokrasiyi özümsemeyen, onu iktidar olmanın aracı olarak kullanan politik hat üzerinde yürüdüklerini gösteriyor. Zira her biri dönemine göre, din, milliyetçilik, demokrasi talebi gibi değerleri sığınak olarak kullanan popülist siyasetçilerdir. Bu nedenle, Türkiye'de Cumhuriyet demokrasi ile buluşamadı.
Eminim birçoğunuz hatırlıyorsunuz. 2 Mart 1994'te "bölücülük" suçlamasıyla dokunulmazlıkları kaldırılan DEP milletvekilleri, TBMM çıkışında apar topar gözaltına alınmışlardı. Bu işlem, yıllardır devam ediyor. Nitekim DEP'in devamı olarak, sonraki yıllarda Türkiye siyasetinde önemli bir yer edinen ve Türkiye'nin 3'ncü partisi olarak TBMM'de temsil edilen HDP Eşgenel başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ'ın da aralarında bulundukları, milletvekilleri ile parti yöneticileri 2016 yılında tutuklandılar. Maalesef Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) hak ihlali kararına rağmen, Demirtaş, Yüksekdağ ve arkadaşları henüz içerdeler. 2023 seçimlerinde TİP Hatay milletvekili olarak seçilen Can Atalay, Anayasa Mahkemesinin (AYM) hak ihlali kararına rağmen bırakılmadı.
Kuşkusuz tek adam yönetimine geçen Türkiye, eksikleriyle, yürütülmeye çalışılan, demokrasiden iyice uzaklaştı. TBMM'nin denetim yetkileri tırpanlandı. Yasa yapma yetkisi ise yürütmenin istediği yasaları yapmakla sınırlandırıldı. Zira muhalefetin getirdiği kanun teklifleri ile önergeler iktidar blokunun çoğunluğu ile anında reddediliyor. Maalesef Türkiye'de demokrasinin diğer ayağı olan yerel demokrasi de ağır yaralı. Nitekim önceki yıllarda HDP, şimdiki DEM parti mensubu seçilmiş yerel yöneticilere uygulanan abluka, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana ana muhalefet partisi CHP'ye mensup yerel yöneticilere uygulanıyor. Partiye mensup yerel yönetimler, üzerinde büyük bir yargı kuşatması var.
Tüm bu anti demokratik uygulamalardan dolayı demokrasi ile buluşmamış olan Cumhuriyet, TBMM'nin açılış günü 23 Nisanının bayram olarak, armağan edildiği ülkenin çocukları açısından da parlak bir görüntüye sahip değil. Nitekim birçok defa değişikliğe uğrayan eğitim sistemi, AKP iktidarında, parası olan ile olmayan ayrımının keskin biçimde ortaya çıktığı alan haline geldi. Zira 2002 yılında iktidar olan AKP, iktidara geldiği andan itibaren eğitim alanını köklü bir şekilde değiştirmek üzere harekete geçti. Bir yandan eğitimi özelleştirip paralı hale getirirken, diğer yandan ise devlet okullarını, meslek eğitimi veren okullara dönüştürerek, yoksul halkın çocuklarının sanayide ucuz işgücü olarak kullanılmalarına zemin hazırladı. Özellikle sermayenin ara eleman isteğini yerine getirmek üzere, kamu eğitim sistemini meslek eğitimi olarak yapılandırdı.
Öte yandan, 8 yıllık zorunlu eğitimin yerine getirilen 4+4+4 şeklindeki üç kademeli 12 yıllık kesintisiz eğitim sisteminde zorunlu eğitim yaşı, 13 olarak belirlendi. Yani 6 yaşında okula başlayan çocuklar için sistemin ilk iki basamağından sonra okula devam zorunluluğu kaldırılmış bulunuyor. Böylece isteyen aileler, çocuklarını uzaktan eğitim veya açık lise gibi uygulamalara yönlendirebiliyorlar. Kısacası örgün eğitimin yerini yaygın eğitim aldı ve çocuklar ortaokul çağındayken okuldan koptular. Maalesef bu politika tuttu. Zira iktidarın uyguladığı ekonomik politikanın yoksullaştırdığı aileler, çocukları bir an önce meslek sahibi olup, aile bütçesine katkıda bulunsunlar diye onları çıraklık eğitimine yönlendiriyorlar.
Öte yandan iktidarın uyguladığı, bilimsellikten uzak, dogmaların hakim olduğu eğitimle çocukları psikolojik yıķıntıya sürüklüyor. Maalesef geçen hafta Türkiye, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta iki okul saldırısıyla sarsıldı. Önce Şanlıurfa Siverek'te okuldan uzaklaştırılmış eski öğrenci, geldiği okulda çevreye rastgele ateş açtı ve 16 kişiyi yaraladıktan sonra kendini vurarak öldü. Bu olayın üstünden henüz 24 saat geçmemişken, Kahramanmaraş'ta okula 5 silahla gelen 14 yaşında ki ortaokul öğrencisinin silahlı saldırısında 8 öğrenci ile 1 öğretmen hayatını kaybederken, 6'sı ağır, 13 kişi yaralandı. Bu saldırılar ailenin, okul yönetiminin ve Milli Eğitim Bakanlığının çocuk eğitiminde eksiklikleri olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra, devletin okul güvenliği sorumluluğunu yerine getirmediği ve gerekli tedbirleri almadığını gösteriyor.
Hatırlayacaksınız, Hrant Dink öldürüldüğūnde, eşi Rakel Dink, "Bebekten katil yetiştiren karanlık!" Demişti. Maalesef Türkiye, son bir haftada, karanlığın yetiştirdiği çocukların, katliam yaptıkları okul saldırılarının şokunu yaşadı.
Bu gerçekler ortadayken, iktidar sorunları gündeme getiren muhalefete, olayı siyasete alet etmeyelim diyor. Halbuki bu olaylara yol açanın kendisi siyasettir. Zira Eğitim sistemini belirleyen, okulların güvenliği için gerekli tedbirleri almayarak, kendisine emanet çocukları koruyamayan, ülkeyi yöneten siyasettir.
Evet, bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Ancak ne Egemenlik kayıtsız Şartsız Milletin, ne de çocuklar güvende!


















