reklam
ALTIN
 6.427,68
DOLAR
 46,1274
STERLİN
61,7428
EURO
 53,2914
reklam

Rahmi Koç Sistemi Temsil ediyor

Yaz sıcaklarının hissedilmeye başlandığı bugünlerde, Dünya ve yaşadığımız ülke Türkiye’nin gündemi, oldukça sıcak ve yoğun. Doğrusu bu köşe de hafta da bir yayınlanan yazımı yazarken, hangi konuda yazsam diye bir hayli düşünürüm. Sözgelimi bu hafta, 100 yıldır bu ülke burjuvazisinin en tepesinde yer alan, bir sermaye grubunun başında bulunan Rahmi Koç’un, özel bir hastanenin açılışında, Kürt etnik kimliği ile özelde Kürt kadınını genelde ise ayrımsız tüm kadınları rencide eden fıkrasının yanı sıra ülkenin asıl gündemi olan, “Mutlak Butlan” kararı ve sonrasında CHP’de yaşananlar, öne çıkan konular olarak gündemi işgal ediyorlar. Kuşku yok ki, iki gündem de değerlendirilecek konular olarak kendisini dayatıyor. Ancak ben bu yazı da devlet katında dokunulmaz olan, Türkiye burjuvazisinin temsilcisi Rahmi Koç’un, sistemin ayrıştırıcı politikasını açık eden, fıkrasının nedenleri ile sonuçları üzerinde durmaya çalışacağım.   

 Daha önce yazılarımda yazdım, son dönemi, yoğun savaşlarla geçen Osmanlı İmparatorluğunun yerine kurulan, genç Türkiye Cumhuriyeti, ilk yıllarından itibaren, uygulamaya koyduğu karma ekonomik modelle, bir yandan yoksul toplumun acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, birtakım hizmetlerin devlet eliyle yürütülmesini sağlarken diğer yandan ise verdiği ihale ve teşviklerle özel sermaye birikimi sağmaya çalıştı.

 Kuşkusuz, Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin verdiği bu ihale ve teşviklerden yararlanan aile şirketlerinin başında Koç Grubu geliyordu. Koç grubunun yanı sıra başka sermaye gruplarının da ortaya çıkmaları ile özel sektör, biriktirdiği sermayesi ve kadrosuyla, kendi kendine yetecek düzeye ulaştı ve 1950’li yılların başından itibaren, sistemin iplerini eline almaya başladı. Nitekim 1950’li yılların başından itibaren, yerli burjuvazi, yabancı sermaye ile kurumsal ve ticari iş birliği içinde, ülke yönetimin de söz sahibi olmaya ve uygulanacak ekonomik ve sosyal politikaları belirlemeye başladı.

 Yerli burjuvazi sisteme entegre oldukça, sistemin politikaları ile sermayenin sınıf tercihleri birbirini ötelemeden birlikte uygulanmaya başlandı. Kuşku yok ki, bu birliktelik; devletin çekirdeğinde veya sistem içi siyasette, karma bir politik tercihi ortaya çıkardı. Bu politik tercihin temelinde, kuruluşundan itibaren, etnik, dini ve mezhepsel farklılıkları reddeden, tekçi anlayışa dayanan devletin temel politikası ile kapitalist sistemde egemen sınıf burjuvazinin, yaşanması muhtemel sınıf mücadelesinde, nicel ve nitel olarak hızla büyüyen işçi sınıfının, sendikal ve siyasal örgütlenmelerinin baskı altında tutulması talebi vardı. Zira gerek dünya konjonktürü gerekse ülke şartları, birinin daha çok kazanması, diğerinin daha az kazanması anlamına gelen, kapitalist sistemin uzlaşmaz çelişkisinin birbirinden ayırdığı iki ana sınıf, burjuva sınıfı ile işçi sınıfı arasında mücadele yaşanmasını kaçınılmazdı.

 Öte yandan, 1950’li yıllar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) öncülüğünde reel sosyalizmin, hızla yükseldiği ve yayıldığı yıllardı. Yine 1950’li yıllar, İkinci emperyalist paylaşım (İkinci Dünya) savaşının yeni bittiği, insan hakları, barış ve özgürlük talepleri ile sömürgeciliği reddeden, ulusal kurtuluş savaşlarının dünya da yükseldiği yıllardı. Dolayısıyla bu buluşma, iç dinamiklerin sağladığı buluşmanın ötesinde anlama sahipti. Zira buluşma, emperyalist-kapitalist sistemin dünya genelinde uygulamaya koyduğu, anti komünist, anti demokrasi, anti insan hakları ve anti barış politikalarının teşvik ettiği buluşmaydı.  

 Elbette, bu buluşma Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonraki yol haritasının temel belirleyicisi oldu. Sansasyonel toplumsal olaylar, darbeler ve ekonomik dönüşüm programları hepsi bu politik buluşmanın ortaya çıkardığı sonuçlardır. Sonra ki yıllarda özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, sistemin temelini Türk-İslam sentezine oturttular. Sistem sadece sınıfsal değil, etnik köken, din ve mezhep ayrımının yanı sıra kadını yok sayan erkek egemen, cinsiyet eşitsizliğine dayanan bir sistemdir.

 O zaman, tüm bu ayrıştırmalar ile eşitsizlikleri, hakimiyetini sürdürmenin aracı olarak kullanan, Türkiye burjuvazisinin sözcülerinden Rahmi Koç’un, anlattığı fıkra ile temsilcisi olduğu temel politikanın sözcülüğünü yaptığını söylemek abartı olmaz. Bu söylemde, eşit yurttaşlık mücadelesi veren Kürtler ile kadınlar hedeftedir. Dolayısıyla Kürt kurumları ile bireylerin verdikleri tepki yerindedir. Ancak bunu yaparken, dikkat edilmesi gereken husus, Rahmi Koç ismi üzerinden, onun argümanı ile kadını rencide eden söylemlerden kaçınmaktır. Zira eleştiriler de Rahmi Koç’un, aile yaşantısının hedef alınması ve eski eşini rencide edici ifadeler kullanılması, onun temsilcisi olduğu sistemin ayrıştırıcı politikasına meşruluk kazandırmaktan başka bir şey değildir. Burada yapılacak olan Rahmi Koç’un, temsil ettiği sistemin, tekçi ırkçı yaklaşımı ile kadın düşmanlığını esas alan cinsiyetçi politikasını mahkûm etmektir.

 Kuşku yok ki, bu yıl yüzüncü yılını kutlayan Koç Grubunun ikinci kuşak sahibi, Rahmi Koç ile benzeri burjuvalar, sistemin ayrıştırıcı politikası sayesinde bu ülkenin kaynakları ile insan emeğini sömürmektedirker. Dolayısıyla onların bu politikayı sahiplenmeleri ve devamı için, rol üstlenmeleri kaçınılmazdır. Mesele onların söylediklerinden ziyade bizim tepkilerimizde ne kadar bütünleştiğimizdir. Nitekim Rahmi Koç’un kabul edilemez fıkrasına yönelen eleştirilere karşı, bazı kesimlerden gelen tepkiler, toplum olarak ayrıştırmanın etkisinden kurtulamadığımızı gösteriyor. Örneğin; Karadeniz bölgesi insanlarının yıllardır, Karadeniz insanını hicveden Fadime-Temel fıkraları anlatılıyor, biz hiç böyle tepki göstermedik diyerek, gösterilen tepkilere karşı çıkmaları doğru bir tepki biçimi değil. Çünkü Fadime-Temel, fıkralarında hiçbir zaman etnik vurgu yapılmaz. Kaldı ki Rahmi Koç, Kürt kadınının dil sorununu görmezden geliyor ve topluca Kürtleri, Türkçe bilmemekle yaftalıyor.

 Oysa Kürtler, bu ülkenin kurucu unsurlarındandır. O zaman sorgulanması gereken, ülkenin ikinci etnik kimliğinin, sağlık gibi önemli bir konuda kendi dilinde hizmet alamaması olmalıdır.

 Aslında konuya daha geniş bir çerçevede, özellikle erkek egemen sistemin kadını aşağılaması penceresinden bakmak gerekiyor. Zira bu bakış açısı, kadını erkeğin malı, onun namusu olarak gören, erkektir haklıdır anlayışı ile kadına şiddete ve kadın cinayetlerine yol açan genişçe bir alanı kapsamaktadır. Bence bu ayrıştırmanın ve cinsiyetçi yaklaşımın en önemli işlevi ise ortak mücadelenin önünü kapamasıdır. Çünkü sistem varlığını, ayrıştırmalarla sürdürme politikası uyguluyor ve toplumu ayrıştıran her tür sorunu kaşımaktan geri durmuyor.

 Kuşkusuz Rahmi Koç’un temsil ettiği sistem, erkeğe üstünlük atfeden, kadını eşiti olarak görmeyen erkek egemen zihniyetin, kadını yok saymasının, toplumsal mücadelelerde kadın erkek birlikteliğini, engellediğini gayet iyi biliyor. Dolayısıyla yüzüne modernlik-çağdaşlık maskesi giymiş burjuvazi, kadına yönelik cinsiyetçi yaklaşıma sahiptir. Maalesef erkeğe üstünlük atfeden muhafazakâr toplumsal yapıyı kullanan burjuvazi, liberal sözcülerinin, bireysel hakları temel alan söylem ve eylemlerine rağmen, sistemin bu bilinçli tercihinden yararlanan erkeğin, kadına sahiplik içgüdüsüyle hareket etmesini teşvik etmektedir. En kötüsü ise kitle iletişiminde, kadını vitrin malzemesi, ürün pazarlama aracı olarak göstermesidir.  
Öte yandan yoksulluk yoksunluk, savaş, terör, zorunlu göç ekonomik ve dinî baskı üreten sistem, bunlara karşı çıkmayı önlemek üzere, etnik, dini ve mezhepsel farklılıklar üzerinden yaptığı ayrıştırmayı yeterli görmediği durumlarda, cinsiyet temelli ayrıştırmayı teşvik etmektedir. Sistemin bunun için kullandığı en önemli araç ise din ve gelenektir. Zira kadına yönelik şiddetin nedenlerine baktığımızda, nedenlerin, genel ve bireysel olmak üzere, iki ana başlıkta toplandığını görüyoruz.

 Kuşkusuz, liberal kapitalist sistemin, sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde, iktidara muhafazakâr siyasi parti ve programları taşıyarak, onun uyguladığı kadın karşıtı politikalarla, kadın mücadelesinin yönünü iktidara çevirmektedir. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı bunun en iyi kanıtıdır. Zira 2002 yılından bu yana devam eden, 24 yıllık AKP iktidarı uyguladığı kadın karşıtı politikalarla ayrışmayı derinleştirmekte ve sisteme karşı ortak mücadeleyi dinamitlemektedir.

  Evet, ülkemiz açısından, kadına şiddet ve kadın cinayetleri sorununun aşılamamasının ve şiddetin, artarak devam etmesinin en önemli nedeni, yönetim erkini elinde bulunduran iktidarın, soruna yaklaşımıdır. Tüm bunlar kadına yönelik şiddetin, egemen sınıfın politik tercihi olduğunun kanıtıdır.

 O zaman Rahmi Koç’un, Kürt etnik kimliğini merkeze koyduğu fıkra, biri etnik kimlik üzerinden diğeri ise cinsiyet eşitsizliği üzerinden olmak üzere, iki yönlü ayrıştırmaya hizmet etmektedir. Dolayısıyla karşı çıkış mücadelesinin bu iki ayrıştırma üzerinden topluca verilmesi anlamlıdır!

 

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.