Muhalefeti de Ben Belirlerim!
1940’lı yılların Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın, bir grup gence “Ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” dediği çokça yazılıp söylenir. Bunun doğru olup olmadığından bağımsız olarak, 1944 yılında tek parti döneminde, gençlere rejim ve ideolojiler üzerinde devletin tekelini savunan bir anlayışla söylendiği gerçektir.
13 Nisan 2026 tarihinde Sosyal medya hesaplarından açıklama yapan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP lideri Özel ile parti yönetimini hedef aldı. Erdoğan: "CHP Genel Başkanı, gerçekten millete faydası dokunsun istiyorsa, bakanlık isimleriyle uğraşmaktan vazgeçsin. Bunun yerine partisini bir kanser hücresi misali saran yolsuzluk, rüşvet, irtikap, taciz skandallarıyla meşgul olsun. İlla bir yapı kurmak istiyorsa, partisi bünyesinde 'yolsuzluklardan arınma başkanlığı' kursun. Böylece hem selefi Kılıçdaroğlu'nun arınma tavsiyesine uymuş hem de vatandaşa bir hizmet etmiş olur. Ama ne yazık ki bu ülkenin ana muhalefet partisi çıkar amaçlı kurulan suç örgütlerinin güdümünden bir türlü çıkamıyor, bir türlü kurtulamıyor. CHP'nin mevcut yönetim altında düşürüldüğü bu perperişan hallerden biz ülkemiz siyaseti adına üzüntü duyuyoruz. Türk demokrasisinin inşallah önümüzdeki dönemde hak ettiği olgunlukta, kalitede ve vizyonda bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz."
Doğrusu 23 yıllık AKP iktidarında, muhalefete yönelik operasyonları görünce, 1944 yılında tek parti valisinin söylediği ile bugünün iktidarının başında ki Erdoğan’ın söylediğinin benzerlik içermesi şaşırtıcı değil. Zira mantık olarak ikisi de iktidar gücü ile söylenmiş sözlerdir. 1944 yılında komünizm gerekliyse biz getiririz diyen vali ile muhalefetin sınırlarını da ben çizerim diyen Erdoğan’ın anlayışının farkı yoktur. Yani Erdoğan, muhalefetin nasıl olması gerektiği hususunda kendisini yetkili görüyor ve özellikle Ana muhalefetin muhalefet etme tarzını belirleme yetkisi kendisindeymiş gibi, ana muhalefet partisi lideri Özgür Özel’in muhalefet etme tarzına itiraz ediyor.
Erdoğan’ın açıklamasında, düşündürücü birçok husus var. Ancak bence üzerinde durulması gereken en önemli cümlesi, “Türk demokrasisinin inşallah önümüzdeki dönemde hak ettiği olgunlukta, kalitede ve vizyonda bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz." Cümlesidir. Kuşku yok ki, bu cümleyi iki yönüyle ele almak gerekiyor. Birincisi, Türkiye’de demokrasiyi rafa kaldırmış, 23 yıllık iktidarın başında bulunan Erdoğan’ın, Türkiye demokrasinin, hak ettiği ana muhalefete kavuşacağını söyleyerek ülke de demokrasi olduğu algısı oluşturmaya çalışması. Diğeri ise bu ülke siyasetinde hiç olmadığı kadar, ayrıştırıcı dil kullanan, insanları etnik köken, din, mezhep, dil, sınıfsal konum ve siyasi düşünce temelinde ayrıştırarak, iktidarının devamın sağlayan bir liderin, ana muhalefetin nasıl olması gerektiği ile ilgili tespitleridir.
Evet, Erdoğan’ın açıklaması birçok yönüyle düşündürücü. Zira Erdoğan ile başında bulunduğu, iktidarın gerek önceki yıllarda HDP-DEM partiye gerekse son iki yıldır CHP’ye karşı yürüttükleri siyaset söylediklerinin tam tersi. Örneğin; CHP saflarında seçim kazanmış belediye başkanlarından yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırmak gibi suçlamalar yöneltilenlerden bazıları, CHP’den istifa edip, AKP’ye katıldıklarında, hiçbir şey yokmuş gibi temize çıkıyor ve görevlerine devam ediyorlar.
Zaman zaman yazılarımda devletin kuruluşundan günümüze, sistemin, biri ebedi diğeri dönemin iktidarına göre değişen iki türlü düşmanı, topluma gösterdiğini ve böylece sürekliliğini sağladığını yazarım. Yine yazılarımda günün düşmanının mevcut iktidarın kendi devamı için tehdit olarak gördüğü sistem için siyasi partiler olduğunu yazarım.
Tüm bunlar ister istemez, bugünün düşmanı CHP’mi sorusunu akla getiriyor. Evet,
İktidar açısından bugünün düşmanı CHP. Bunun iki önemli nedeni var. Birincisi, Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanı ver milletvekili genel seçimlerinden sonra, CHP’de yükselen değişim talebinin karşılık bulması ve Kemal Kılıçdaroğlu, karşısında aday olan Özgür Özel’in Genel Başkan seçilmesi. Bu değişiminde etkisiyle, partinin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci parti olması ve başta Türkiye’nin önemli metropolleri olmak üzere, birçok il ilçe ve belde de belediye başkanlıklarını kazanması. İkincisi ise adına “Terörsüz Türkiye” dedikleri, Demokrasi ve Barış sürecinin devam ediyor olmasından dolayı, Kürt siyasetinin legal partisi konumunda ki DEM partiye yönelik, baskı politikalarını terk etmek zorunda kalması. Evet bu iki nedenden dolayı, yukarıda belirttiğim günün iktidarının, kendi devamlılığı için ihtiyaç duyduğu güncel düşman CHP’dir. Bu nedenle CHP, yoğun bir kuşatma altındadır. Nerdeyse her gün partiye mensup, belediyelere operasyon yapılmakta.
Doğrusu; CHP’ye yönelik bu kuşatmayı, tek başına iktidarın, güncel düşman ihtiyacı ile açıklamak yeterli değil. Zira ben bunda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partiyi sokaktan çeken ve demokrasiyi sandığa indirgeyerek, toplumu sandık beklentisine sokan politikasının aksine, Özgür Özel ile ekibinin sokağı politize eden politikasının iktidara verdiği rahatsızlığın önemli olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Özgür Özel’in, sokağı politize etmesi, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı CHP Cumhurbaşkanı Ekrem İmamoğlu, birçok belediye başkanı, belediye meclis üyesi ve belediye bürokratının tutuklanmasına tepki gibi görünse de iktidarın, demokratik toplantı ve gösteri hakkını kullandırmamasının, yol açtığı toplumsal suskunluğun aşılmasında önemli bir işleve sahip.
Kuşkusuz önceki yıllarda, gerek HDP-DEM parti gerekse sosyalist sol partiler ile sendikalar, demokratik kitle örgütleri, sokağı kullanıyor ve demokratik eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Ancak iktidar, çatışma ortamını kullanıyor ve hak arama eylemlerini kriminalize ediyordu. Dolayısıyla Türkiye son yıllarda, adeta 12 Eylül faşist darbesinin toplumu susturduğu yılları arar noktaya gelmişti. Öyle ki, sendikaların, demokratik kitle örgütleri ile meslek birliklerinin, hak aramak ve temsil ettikleri çalışanlar ile toplumsal katmanların sorunlarına dikkat çekmek üzere, anayasa hakları olan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemeleri, hatta basın açıklaması yapmaları bile yasaklarla engelleniyordu. Maalesef mülki amirlikler ile emniyet birimlerine tanınan sınırsız yetkiler, ülkeyi açık cezaevine çevirmişti. Kuşku yok ki, böylesine ağır baskılar ile anti demokratik uygulamaların, toplumu nefessiz bıraktığı, bir süreçte, CHP’nin sokağı politize etmesi oldukça önemli. Kaldı ki, özellikle Özgür Özel, ezilenlerin gündemini sürekli kürsüye taşımakta.
Evet, tüm bunlar iktidarı rahatsız ediyor ve sokaktan çekilmesi için, CHP üzerinde baskı kuruyor. Zira özlediği muhalefet, mevcut CHP yönetiminin, partiyi kısmen de olsa sistemin dışına çekmeye çalıştığı muhalefeti değil. Kısacası sistem merkezin hemen solunda, toplumun sıkıntılarını gündeme taşıyan, sistem partisi CHP’nin muhalefet yapma yöntemini belirleme hakkını elinden bırakmak istemiyor. Bunun için, hukuku araçsallaştırıyor. Bir yandan 38. Kurultaya yönelik, mutlak Butlan davasını sürdürürken, diğer yandan belediyelere yönelik operasyonlara devam ediyor.
Belki hatırlayacaksınız, iktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ekrem İmamoğlu’nun alınmasının ardından, İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı binasına kamp kuran Özgür Özel'e "Yargıya saygı duy, partinde otur" diye çağrı yapmıştı. Bahçeli’nin, özellikle miting ve sokak eylemlerinin sürdüğü süreçte bu çağrıyı yapması boşuna değildi.
Asıl ilginç olan iktidarın yargı eliyle yürüttüğü baskı ve yıldırma politikasına karşı, geçmişte partinin değişik kademelerinde görev yapmış bazı insanların, iktidarın yargı eliyle yürüttüğü kuşatma politikasına, destek verme eğiliminde olmaları ve mevcut yönetimin alternatifi olacaklarına dair iktidarla paslaşmalarıdır.
Halbuki gelinen nokta, basit bir yönetim krizinin çok ötesinde; partinin gelecekte izleyeceği siyasal hata dair çok katmanlı bir mücadeledir. Bu mücadele, dönüşüm, toplumsal genişleme, toplumla buluşma gibi, yeni bir merkez siyasi hat üzerinden mi yürünecek, yoksa eski güç ilişkilerini korumaya çalışan daha statik bir refleksle mi yola devam edilecek. Parti açısından belirleyici olacak olan şey, bu iç gerilim karşısında kurumsal bütünlüğü koruyabilen, eleştiriyi meşru zeminde tutabilen ve siyasal mücadeleyi kişisel hesaplaşmaların ötesine taşıyabilen bir iradenin ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.
Evet daha önce de yazdığım gibi, Türkiye’de merkez siyasetin iki kanadı arasın da bazen üstü kapalı bazen de açık aleni süren bir kavga hep vardır. Zira bu kavganın temelinde, toplumu sistem içi siyasetin etrafında domine etme politikası yatar. Bu ülke de evrensel hukuk normlarının hayat bulması ve ülkenin demokrasi ile buluşması, demokrasi ve barış için mücadele edenlerin, yan yana durmaları ve iktidarın demokrasiyi rafa kaldıran, politikasına karşı ortak mücadele etmeleri ile mümkündür. Gerisi top yekûn teslimiyetten başka bir şey değildir!


















