reklam
ALTIN
 6.427,68
DOLAR
 46,1274
STERLİN
61,7428
EURO
 53,2914
reklam

 Eleştiri Değil, Meşruiyet krizi

Başta Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisi AKP ve zaman zaman da iktidar bloku ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli muhalefete yönelik; iç düşman, vatan haini, beşinci kol, ulusal tehdit, devlet düşmanı, milli güvenlik sorunu, beka sorunu gibi ağır ithamlar yöneltmektedirler. Bunu yalnızlaştırmak ve toplumun desteğini almasını önlemek istediği tek bir partiye yönelik yaptıkları gibi, zaman zaman da muhalefetin genelini içine alacak şekilde yapmaktadırlar. Örneğin; yaklaşık 20 ay öncesine kadar Kürt siyasi hareketi ile onun Türkiye Büyük Millet Meclisinde'ki (TBMM) legal partisi Halkların Demokratik Partisi'ne (HDP) yönelik yapan ve partinin yönetim kadrosunun önemli bir kısmını cezaevlerine doldurarak, Anayasa Mahkemesi'nde parti hakkında kapatma davası açtıran iktidar bloku, 1 Ekim 2024’te çözüm sürecinin başlamasından bu yana Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) yöneldi.

 İktidar blokunun CHP’ye yönelmesinin nedeni, iktidarının devamlılığı için düşmanın varlığına duyduğu ihtiyaçtır. Zira 24 yıldır toplumu iç ve dış düşmanların varlığına inandırmakta ve bunun üzerinden sağladığı kamplaşmayla iktidarını sürdürmektedir. Nitekim zaman zaman iktidar sözcülerinin ağzından biz ve onlar şeklinde açıklamalar duymaktayız. O zaman 31 Mart 2024 Yerel Seçimi'nden birinci parti olarak çıkan ve tüm kamuoyu araştırmalarında birinci parti konumunu koruduğu açık olan CHP’nin, iktidarın şimdiki hedefi olması doğaldır.

 Daha önce bu köşede yayınlanan yazılarımda birçok defa iktidar blokunun evrensel hukuk ilkesi masumiyet karinesin yok saydığını ve yargının tüm kademelerinden geçmiş ve kesinleşmiş mahkumiyeti bulunmayan seçilmişleri yargı eliyle görevden aldığını yazarım. Kuşkusuz bu durum, kendisinin meşruiyetini tartışılır hale getiriyor. Zira seçimleri yani sandığı meşruluğunun teminatı olarak gören iktidar, yargıda kesinleşmiş mahkumiyeti bulunmayan insanları görevden alarak halkın iradesini sakatlamakta ve seçimlerin meşruluğunu yani kendisinin meşruiyet zeminini tartışılır hale getirmektedir.

 13 Nisan 2026 tarihinde sosyal medya hesaplarından açıklama yapan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun açıklamasının bir bölümünde, "Ne yazık ki bu ülkenin ana muhalefet partisi çıkar amaçlı kurulan suç örgütlerinin güdümünden bir türlü çıkamıyor, bir türlü kurtulamıyor. CHP'nin mevcut yönetim altında düşürüldüğü bu perperişan hallerden biz ülkemiz siyaseti adına üzüntü duyuyoruz. Türk demokrasisinin inşallah önümüzdeki dönemde hak ettiği olgunlukta, kalitede ve vizyonda bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz." demişti. Erdoğan, bu açıklama ile gelmekte olanı ilan etmişti. Neydi gelmekte olan? Tabii ki “Mutlak Butlan” kararı. Nitekim açıklamadan yaklaşık 40 gün sonra Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Dairesi, 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı hakkında Mutlak Butlan kararı verdi ve Özgür Özel ile yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak, kurultaydan önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile parti organlarını göreve iade etti.

 Öte yandan Erdoğan, “CHP’nin mevcut yönetim altında” demesi de ilginç. Çünkü aynı Erdoğan, 2023 cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri sürecinde, muhalefetin cumhurbaşkanı adayı, o zamanki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu PKK ile iş birliği yapmakla suçlamış ve seçim meydanlarında konuya ilişkin video göstermişti. Daha sonra videonun montaj olduğunun anlaşılması üzerine Erdoğan, “Qma montaj ama gerçek, bir video var” demişti. O zaman 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nu montaj video ile terörle iş birliği yapmakla suçlayan Erdoğan’ın, bugün onu koruyormuş gibi partinin mevcut genel başkanı ile yönetimini hedef alması, kendisine fayda sağlayacak şekilde dönemsel tavır sergilediğini gösteriyor.   

 Erdoğan ile ortağı Bahçeli sadece bunu yapmıyorlar. Aynı zamanda muhalefeti "Ülkeyi yurt dışına şikayet etmekle" eleştiriyorlar. Geçmişte kendisi, hak ihlali gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuş partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, başta CHP, sık sık muhalefet partilerini Türkiye’yi yabancı liderlere ve basına şikayet etmekle suçluyor ve bunun ülkenin bağımsızlığı ile milli iradeye zarar verdiğini savunuyor. Burada üzerinde durulması gereken husus milli iradeye kimin zarar verdiğidir. Zira Erdoğan, bu söylemle kendisinin ve başında bulunduğu iktidarın milli iradeyi temsil ettiklerini, dolayısıyla muhalefetin uluslararası kuruluşlar nezdinde yaptığı eleştirilerin milli iradenin tanınmaması anlamında olduğunu vurguluyor. O zaman soru şu: Ceza almamış muhalefete mensup seçilmişler, milli iradeyi temsil etmiyorlar mı?

 Kaldı ki bu söylem, iktidarı devlet olarak gösteren, onun iş ve işlemlerini devlet kılıfı ile dokunulmaz kılmaya çalışılan bir söylemdir. Daha açık bir ifadeyle bu söylem; devleti kutsayan, iktidar ile tek adam yönetimine dokunulmazlık zırhı sağlayan tehlikeli bir söylemdir. Bu söylem aynı zamanda muhalefeti baskı altına alarak, onun siyaset yapma alanını daraltan bir söylemdir. Kuşkusuz bu durum, çoğunluğun desteği ile iktidar olanların, devletin idari ve yargı mekanizmalarını kullanarak azınlığın temsilcilerinin sesini kıstığı, demokrasinin vazgeçilmezi azınlığın çoğunluk olma hakkını elinden adığı, baskıcı yönetim anlayışının dışa vurumudur.

 Asıl ilginç olan ise; 21 Mayıs tarihinde yetkisiz mahkemenin verdiği “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin başına dönmüş olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, iktidar ortaklarının bu söylemlerine paralel olarak Özgür Özel’i Türkiye’yi yabancılara şikayet etmekle suçlamasıdır. Elbette tüm bunlar boşuna söylenmiyor. Zira bu söylemler, siyasi rekabet içinde bir parti yönetiminin rakiplerine yönelttiği siyasi eleştiriler olmanın çok ötesinde anlamlara sahiptir. Bir başka deyişle bu açıklamaları, sıradan siyasi polemik ya da sert eleştiriler olarak değerlendirmek mümkün olmadığı gibi bunlar bir dil sürçmesi olarak da görülemez.

 O zaman daha önce HDP’ye şimdi CHP’ye yönelik bu ithamların adını doğru koymak gerekiyor. Çünkü ancak böyle yaptığımızda iktidarın amacını doğru okuyabiliriz. Yapılan şey rakip partinin/partilerin politikalarının eleştirilmesi değil, meşruiyetinin tartışılmasıdır.

 Evet, siyasi rekabetin doğası gereği bir partiyi yanlış bulabilir, politikalarını eleştirebilirsiniz. Tutarsızlıklarını, iş bilmezliğini, program ve projelerinin yetersizliğini topluma göstermeye çalışırsınız. Yani rakibinizin seçmenden destek almaması için siyasi rekabet kuralları çerçevesinde, onu eleştirebilirsiniz. Kuşku yok ki, bunların tamamı demokratik siyasetin doğasında olan şeylerdir. Ancak milyonlarca insanın oy verdiği anayasal bir partiyi milli güvenlik sorunu olarak tanımlayıp, onun meşruiyetini tartıştırdığınızda siz artık siyaset yapmıyor, siyaseti kendinize göre dizayn etmeye ve siyasal alanın sınırlarını yeniden çizmeye çalışıyorsunuz demektir. Kuşku yok ki, vatan haini, ajan, devlet düşmanı, milli güvenlik sorunu kavramları sıradan eleştiri kavramları değildir. Çünkü tüm bu kavramların ifade ettiği tehditler, bir devletin olağanüstü tedbirlere başvurmasına meşruluk kazandıran tehditlerdir. O zaman bu kavramların rastgele kullanıldığı düşünülemez. Zira bu kavramlar, anayasa ve yasalar çerçevesinde legal siyaset alanında siyaset yapan, seçimlere katılan, milyonlarca seçmenden oy alarak parlamentoda temsil edilen bir siyasi parti için kullanıldığında tartışılan şey artık partinin görüşleri değil, varlığıdır. Kısacası artık sorun partinin, siyasal sistem içinde bulunup bulunmamasıdır. Daha açık bir ifadeyle, iş artık demokratik rekabet olmanın ötesinde, siyasal tasfiye yönteminin devreye girdiği noktadadır.

 Halbuki sınıflı toplum olan kapitalist sistemde, egemen sınıfın diğer sınıf ve katmanları baskı altında tuttuğu burjuva demokrasisinin en temel ilkelerinden biri siyasal çoğulculuktur. Yani burjuva demokrasisinde iktidar ile muhalefet birinin diğerini ağır şekilde itham ettiği, düşmanlar değil, siyasal rakiptirler. Dolayısıyla birbirlerini en sert biçimde eleştirirler. Ancak birbirlerinin meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışmazlar. Zira burjuva demokrasisinde bile muhalefetin olması, iktidara yönelik eleştirilerde bulunması, onu uyarması ve denetlemesi demokrasinin olmazsa olmazıdır.

 Tüm bu nedenlerle, burjuva demokrasisinde asıl olan, rakibin siyaset yapma hakkını kabul etmek ve onu korumaktır. Zira bugün iktidar olanın yarın muhalefet olması, demokrasinin doğasındadır. Bu nedenle demokrasi de farklı birçok siyasi parti var.

 Daha önce yazılarımda birçok defa Türkiye’de gerçek bir demokrasinin tam anlamıyla hayata geçmediğini yazarım. Aslında Türkiye’nin 100 yılı aşan cumhuriyet deneyiminde demokrasi hiçbir zaman tam olarak kurumsallaşamadı. Bunun yerine sistem içi kayıkçı kavgası, toplumu hamasetle sistemin içinde tuttu. Ülkenin bugün yaşadıkları da farklı değil. Zira kendisini devlet ilan eden ve dokunulmaz devlet zırhına giren iktidarın karşısındaki muhalefete yönelik söylemleri, siyasi eleştirinin çok ötesindedir. İktidar bununla sadece muhalefetin değil sistemin meşruiyetini tartıştırıyor. Dolaysıyla Türkiye’de sistem meşruiyet krizi ile karşı  karşiya

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.