Liderlik Zor Zanaat vesselam
Yazıya başlarken öncelikle şunu belirtmeliyim. Bu yazı uzun bir yazı. Yazıyı yazarken bölümler halinde yayınlamayı düşünmüştüm. Ancak aralıklı okumanın, yazıyı bağlamından koparacağı düşüncesiyle, tek seferde yayınlamaya karar verdim. Umarım sıkılmadan ve özümseyerek okursunuz.
Türkiye’de son yıllarda yaşananlara bakınca, 1946 yılından bu yana, sistem içi siyasetin, farklı versiyonları vasıtasıyla uygulanmaya çalışılan çok partili sistemin terk edildiğini ve sistemin tekçi anlayışına dayanan, 1923-1946 yılları arasında uygulanan tek partili sistemin, yeniden hortlatıldığını görmemek mümkün değil. Elbette günümüz Türkiye’sinde, tek parti uygulaması Cumhuriyetin ilk yıllarında ki tek partili sistemle bire bir aynı uygulanmıyor. Daha doğru bir ifadeyle bugün, zaman zaman müesses nizamın bekası için tehdit olarak görülen, etnik köken, din ve işçi sınıfı ideolojisine dayanan partiler yargı eliyle kapatılıyor olsa da görüntüde çok parti var ve bu partiler, sistemin belirlediği sınırlar için de kaldıkları sürece siyasi arenada varlıklarını sürdürürler. Burada çağımız dünyasında, dünya konjonktürünün dayatmasıyla, faaliyetlerine izin verilen sol sosyalist partileri kastetmiyorum. Zira onlar, karşı karşıya kaldıkları baskılara göğüs gererek varlıklarını sürdürmektedirler.
Yazılarımı takip edenler hatırlarlar, zaman zaman yazılarımda sistemin, biri kendi bekası için, diğeri ise devamında yarar gördüğü günün iktidarının ihtiyaç duyduğu, iki düşmanın varlığı ile toplumu korkutarak, varlığını sürdürdüğünü yazarım. Zira gerek müesses sistem gerekse onun devamının sigortası olarak gördüğü günün iktidarı, bu düşmanlaştırma politikası ile toplumu kendi etrafında konsolide etmektedirler. Kuşku yok ki, bu politikanın devamı için, düşmanlaştırılan siyasi parti sistem içi hatta bugün olduğu gibi, sistemin kurucu partisi bile olabilir. Bura da tek kıstas; mevcut iktidarın veya onun başında ki liderin, karşısında pozisyon alması ve ona muhalefet ediyor olmasıdır.
Kuşkusuz bu düşmanlaştırma politikasında belirleyici farklı etkenler veya ilişkilendirmeler olmakla birlikte, özelikle partinin yönetim kadrosunun ve hatta liderinin, emekçi sınıf ve katmanların sorunlarını gündeme taşıması, çözüm için projeler geliştirmesi ve propaganda aracı olarak kullanması, düşman ilan edilmesinde önemli bir etkendir. Günümüzde bu kıstasla düşmanlaştırılan, biri sistemin diğeri ise iktidarın ihtiyacına cevap veren iki önemli örnek var.
Bu yazıda mümkün olduğunca bu iki örnek üzerinde durmaya ve bunların bugün yaşananlara etkilerini açıklamaya çalışacağım.
Şimdi biraz geriye gidelim. Sosyal Demokrat Halkçı Partiden (SHP) 7 milletvekilinin ihraç edilmesi üzerine, 1990 yılında Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Böylece Kürt siyaseti, 12 Eylül darbesinden 10 yıl sonra legal siyasi zemine adım atmış oldu. HEP 1993 yılında kapatıldı. Sonra ki yıllarda onun devamı olarak siyaset arenasında yer alan partiler kapatılmaya devam etti. Ancak Kürt siyaseti, her seferinde yeni isimle parti kurmaya ve legal siyaset alanında kalmaya ısrarla devam etti.
Bu süreçte 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde Erdal İnönü’nün, başında bulunduğu SHP ile ittifak yaparak TBMM’de temsil edilen, Kürt siyasi hareketi, sonraki üç seçimde, oyunu sürekli artırmakla birlikte 12 Eylül faşist darbesinin, getirdiği %10 seçim barajını aşamadı ve TBMM’de temsil edilemedi. 2007 seçimlerinde strateji değişikliğine giden Kürt siyaseti, sol sosyalist parti ve gruplarla ittifak halinde güçlü olduğu iller ile seçim çevrelerinde bağımsız adaylarla seçim yarışına katıldı ve parlamento da grup kurabilecek milletvekili sayısına ulaştı. Aynı stratejiyi 2011 seçimlerinde de uygulayan Kürt siyaseti ile Türkiye solu, bağımsız adaylarla girdiği seçimden, milletvekili sayısını artırarak çıktı. Bundan sonra yapılacak şey, Türkiye solu ile Kürt siyasetini buluşturacak yeni bir yapılanmaya gitmekti. Bunun üzerine 2012 yılında çatı partisi olarak, Halkın Demokratik Partisi (HDP) Kuruldu. Kürt siyasi hareketinden Selahattin Demirtaş ile Türkiye Sosyalist Solundan Figen Yüksekdağ’ın 2014 yılında eş başkanlık görevlerine getirilmelerinden sonra parti, 7 Haziran 2015 seçimlerine parti adı ve amblemi ile girme kararı aldı. Karar müesses nizam ile iktidar partisi AKP’yi rahatsız etti. Zira önceki yıllarda, seçilecek kadar sınırlı sayıda bağımsız aday çıkarılmasından dolayı, iktidar partisi AKP, Kürt seçmenden oy alıyor ve milletvekilliklerini kazanıyordu. Kaldı ki HDP, Türkiye partisi olma iddiasıyla Türkiye’nin tamamından, sisteme tepkili seçmenin oyuna talip olmuştu. İlk etapta, barajın aşılamayacağı endişesinden dolayı, riskli bir karar gibi gözükse de seçim sonuçları, kararın doğruluğunu teyit etti. Nitekim parti seçimlerde aldığı %13,1 oy oranı ile TBMM’de 80 milletvekili ile temsil edilmeye hak kazandı.
Türkiye’nin her il ve ilçesinden oy alan HDP’nin bu başarısı, 2002 yılından bu yana tek başına iktidar olan AKP’nin, TBMM’de çoğunluğu kaybetmesine yol açtı. Elbette sadece iktidar partisinin çoğunluğu kaybetmesine yol açmadı. 12 Faşist darbesinin barajlı seçim sistemini de anlamsız hale getirdi.
Kuşkusuz bu durum hem günün iktidarı AKP’yi hem de derin devleti endişelendirdi. Dolayısıyla 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçları tanınmadı, hükümet kurdurulmadı. Türkiye sancılı bir sürece sürüklendi. Kürt sorununun çözümü için süren barış süreci sona erdirildi ve seçimlerin 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenmesine karar verildi. 2015 yaz aylarında başta Şanlıurfa Suruç ve Ankara Gar patlamaları olmak üzere, birçok şiddet olayı yaşandı. Sonuçta 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenen seçimlerde AKP yeniden tek başına iktidar oldu.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi Olağanüstü Hal uygulaması, HDP eş genel başkanları ile milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve başta Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ, HDP kadrolarının cezaevine atılmaları, daha sonra HDP hakkında kapatma davası açılması, hepsi Türkiye toplumunun emekçi sınıf ve katmanları ile ezilen halklarının sesi olmak amacıyla, Türkiye Partisi olmayı hedefleyen HDP’yi siyasi arenadan tasfiye etme girişimleriydi. Zira Kürt siyasi geleneğinin sürdürücüsü olan HDP, Türkiye ezilenlerinin tamamının sesi ve temsilcisi olma yolunda adımlar atarak, müesses nizama çomak sokmuştu. Üstelik Selahattin Demirtaş, “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışında bulunmuş ve Erdoğan’ın ısrarla istediği tek adamlığa kapıyı kapatmıştı. Dolayısıyla, en azından partinin sosyalist gelenekten gelen üst kademesi tasfiye edilmeliydi.
Sonuç olarak: Üzerine yapışmış olan Kürt partisi etiketinin kendisini sınırladığını gören HDP yönetim kadrosunun, Türkiye partisi olma iddiasıyla, politika yapmaya başlaması, müesses nizam, tek parti ve tek adam yönetimi hayali kuran AKP ile lideri Erdoğan’ı ürküttü ve tasfiye için düğmeye basmalarına yol açtı.
Özellikle milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında zamanın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Anayasaya aykırı ancak getirsinler destekleriz” demesi, anayasal düzene vurulmuş büyük bir darbeydi. Nitekim CHP milletvekillerinin çoğunluğu karşı oy kullansa da Kılıçdaroğlu ile dokunulmazlıkların kaldırılmasına yetecek sayıda milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyerek, demokrasinin rafa kaldırılmasına onay verdiler. İlginçtir ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay vererek, HDP’nin lider kadrosunun cezaevlerine atılmalarına destek veren Kılıçdaroğlu’nun, kendi partisinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu, MİT Tırları yazısı gerekçe gösterilerek tutuklandı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veren Kılıçdaroğlu ise bunu protesto etmek üzere, 2017 yılında Ankara’dan İstanbul’a yürüdü. Kısacası Kemal Bey, destek verdiği hukuksuzluğu protesto etmek zorunda kaldı.
Kuşkusuz tüm bunlardan cesaret alan iktidar partisi AKP, araç olarak kullandığı demokrasiyi tasfiye etmek üzere, baştan beri hayalini kurduğu tek adam yönetimine geçme çalışmalarına hız verdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yanına aldığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile birlikte hazırladığı Anayasa değişiklik paketini, 15 Temmuz 2016 darbe girişimini fırsata çevirerek, ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) ortamında, muhalefet üzerinde kurduğu baskı ile TBMM’den referanduma götürecek milletvekili sayısının oyuyla geçirdi.
Demokrasinin askı da olduğu, OHAL ortamında, propaganda yapmakta sıkıntıların yaşandığı süreçte, her şeye rağmen, siyasi partilerin, sendikaların, meslek birliklerinin ve demokratik kitle örgütlerinin içinde yer aldıkları güçlü bir “Hayır” bloku oluştu. Bu blokun yürüttüğü çalışmaların anayasa değişikliğinin geçmesini engelleyeceğini gören iktidarın baskısına dayanamayan YSK, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum da sandıkların açılmasına kısa bir süre kala, seçim kanununa aykırı bir şekilde mühürsüz oyların geçerli sayılması yönünde karar aldı. 2 milyon mühürsüz oyun geçerli sayıldığı söylenen referandumda, değişikliğin küçük bir farkla kabul edildiği açıklandı. Böylece Türkiye, tek adamın her şeye karar verdiği dünya demokrasi literatüründe yeri olmayan yeni yönetim sistemine geçecek anayasal düzenlemeyi yapmış oldu. Ana muhalefet partisi CHP ise bu süreçte, kendisi etkili bir muhalefet yürütmediği gibi, toplumun ezilen kesimlerini temsil eden sendikaların, meslek birliklerinin ve demokratik kitle örgütlerinin verdikleri mücadelelere de yeterli destek vermedi. Hatta sokağa çıkmayın, provokasyon yapacaklar diyerek, demokrasiyi sandığa indirgeyen bir pozisyona çekildi.
Evet, anayasa ve yasaya aykırı bir şekilde, 16 Nisan 2017 tarihinde kabul edildiği açıklanan anayasa değişikliği, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimlerden itibaren uygulamaya kondu. Maalesef tek adamın söz ve yetki sahibi olduğu, iktidar blokunun adına “Cumhurbaşkanı Hükümet sistemi” dediği Yeni yönetim sisteminin yürürlüğe girdiği 2018 yılından bugüne ülke büyük sıkıntılar yaşadı. Ekonomik, siyasi, sosyal ve hukuki gibi çoklu krizler ülkeye, özellikle emekliler ile çalışanlara çok şey kaybettirdi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, 2023 yılında yapılan seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olduğu, muhalefet bloku başarılı olamadı.
Elbette bunun sorumluluğunu, tek başına Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibinin üstüne atmak doğru bir yaklaşım olmaz. Özellikle o zaman 6’lı masanın ortaklarından İYİ parti genel Başkanı Meral Akşener ile ekibinin, sürecin başından itibaren, “seçilecek aday” propagandası yapmaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşı çıkışlara rağmen adaylıkta ısrar etmesi, Kürt seçmenin desteğine duyulan ihtiyaca rağmen, İYİ partinin biz HDP’nin olduğu masada olmayız dayatmasının yanı sıra iktidar ile yandaş basının anti propagandasının etkisinde kalınması ve Kürt siyasetinin parlamentoda ki temsilcisi HDP-DEM partiye mesafeli durulması, ittifak bileşeni partilerin seçmenlerini yönlendirememeleri, seçimin kazanılamamasının nedenlerinden bir kaçıydı. Ancak seçimin hemen ardından CHP’nin iç tartışmalara sürüklenmesinden dolayı, tüm bunlar tartışılmadı ya da tartıştırılmadı.
Tartışılmadı ancak Kılıçdaroğlu yönetimi, Ekrem İmamoğlu ile Özgür Özel öncülüğünde yükselen “değişim” talebini görmezden geldi ve olağanüstü kurultayı toplamak yerine, olağan kurultay sürecini başlattı. İlçe ve il kongrelerinin yapılmasının ardından, 4-5 Kasım 2023 tarihinde 38. Olağan Kurultayı topladı. Süreçte mahallelerden başlayarak, ilçe ve il yönetimleri ile merkez kurultay delegelerinin tamamı, Kılıçdaroğlu ile ekibinin kontrolünde seçildi. Ancak Genel Başkan ile ekibinin kontrolünde seçilen delege, toplumdan yükselen değişim talebini görmezden gelemedi ve kurultayda tercihini Özgür Özel’den yana yaparak onu genel başkanlığa seçti. Ben bu sonuçta, başta parti üyeleri, toplumun muhalefet kanadından yükselen değişim talebinin etkili olduğunu düşünüyorum. Zira CHP delegesinin tercihi, iktidarın politikalarının bunalttığı toplumun değişim talebine cevap niteliğindeydi.
Doğru olan; 13 yıl Genel Başkanlık yapmış Kemal Kılıçdaroğlu’nun, toplumdan yükselen değişim talebini görmesi ve buna göre strateji belirleyerek kurultayda aday olmamasıydı. Ancak bunu yapmayan Kılıçdaroğlu’ndan beklenen, 13 yıl Genel Başkanlık yapmış, kurultaylar kazanmış bir lider olarak, Kurultay delegesinin iradesine saygı göstermesiydi. Demokratik teamüller gereği, Kılıçdaroğlu’nun kazanan rakibi Özgür Özel’i tebrik etmesi ve kurultay salonundan kol kola çıkması gerekiyordu. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu’nun, bu sonucu kendisinin payı olan parti içi demokrasinin zaferi olarak görmesi ve bundan mutluluk duyması gerekirdi. Ancak öyle olmadı, Kemal Bey, sonucu kabullenemedi ve sonraki günlerde, ekibiyle birlikte kurultayın iptali için, Ankara’dan İstanbul’a yürüyerek, protesto ettiği AKP yargısına yaslandı.
Öte yandan kurultayda parti genel başkanlığına seçilen Özgür Özel ile ekibini ise ciddi bir sınav bekliyordu. Zira kurultaydan yaklaşık 5 ay sonra 31 Mart 2024 tarihinde yerel seçimler vardı. Bu kısa süreye rağmen Özel ile ekibi, seçimlerden başarıyla çıktılar. Elbette bu sonuçta, önceki dönemlerde Kemal Bey ile ekibinin çalışmalarının payı yok denemez. Bunun yanı sıra, başarı da iktidarın uyguladığı ekonomik ve sosyal politikaların, yoksulluğa sürüklediği toplumun emekçi katmanlarının, partiye yönelmesinin de önemli bir payı vardı. Kuşku yok ki bu yönelmeyi sağlayan Özel ile ekibinin, iktidarın uyguladığı politikaların mağduru emekçi kesimlerin sorunlarını seçim propagandasının merkezine taşıyan ve çözüm önerileri sunan politik tercihinin önemli payı vardı. Zira Özel teknik detaylarla toplumu oyalamıyor, sokağın anlayacağı dille sorunların üzerine gidiyordu.
Öte yandan Özel, başkanlığında ki CHP gerek sol muhalefet gerekse Kürt siyasetinin temsilcisi DEM partiyle iyi ilişkiler kurmuş ve “kent uzlaşısı” projesi ile kentler özelinde seçmenin iktidar karşısında bir araya gelmesini sağlamıştı. CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci parti olarak çıkmasının ardından, iktidar partiye yönelik baskıları arttırdı. 1 Ekim 2024 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin daha önce dönüp bakmadığı DEM parti sıralarına yönelerek, parti yetkilileriyle tokalaşmasıyla başlayan, iktidar blokunun adına “Terörsüz Türkiye” dediği “Barış ve Demokrasi’ sürecinden dolayı, Kürt siyasetine yönelik düşmanlaştırma politikasını terk etmek zorunda kalan iktidar bloku için, yeni düşman CHP’ydi.
Kuşkusuz CHP üzerinde yoğunlaşan baskının merkezinde, bir sonra ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Erdoğan’ın en güçlü rakibi olarak öne çıkan Ekrem İmamoğlu’nu sindirmek ve siyaset sahnesinin dışına atmak vardı. Nitekim tutuklanan Esenyurt, Beşiktaş, Şişli Belediye Başkanlarına yöneltilen suçlamalar asıl hedefin İmamoğlu olduğunu gösteriyordu. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere, 23 Mart 2025 tarihinde tüm üyelerinin katılımı ile yapacağını duyurduğu ön seçimin hemen öncesi, 18 Mart 2025 tarihinde önce Ekrem İmamoğlu’nun 33 yıl önce aldığı Üniversite Diplomasını iptal ettiler. Hemen ertesi gün 19 Mart 2025 tarihin de ise sabahın erken saatlerinde evinden gözaltına aldılar. Genellikle gizli tanık ve etnik pişmanlıktan yararlanmak zorunda bırakılanlarım ifadelerine dayandırılan iddianameye istinaden süren yargılama halen devam ediyor.
Bu yargılama süre dursun, CHP’li belediyelere yönelik, operasyon ve tutuklama furyası devam ediyor. Süreçte, İstanbul’un yanı sıra Adana, Antalya, Bursa Büyükşehir belediye başkanları ile Adıyaman il belediye başkanı, parti tarafından partiden ihraç edilen Uşak il belediye başkanı gözaltına alınıp tutuklandılar. Bunlardan Adana büyükşehir ile Adıyaman il belediye başkanları daha sonra serbest bırakıldılar. Aynı süreçte onlarca ilçe belediye başkanı, belediye meclis üyesi ile belediye bürokratı gözaltına alınıp tutuklandı. Aydın Büyükşehir ile Afyonkarahisar il belediye başkanları, AKP’ye transfer oldular. Kısacası; 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan, kamuoyu araştırmalarının sürekli birinci gösterdiği ve 2028 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerin de güçlü bir alternatif olduğu açık olan CHP, siyasi arenanın dışına atmak üzere, yargı kıskacına alınmış bulunuyor.
İlginç olan 13 yıl partinin genel başkanlığını yapmış olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu kıskacın bir parçası olmasıdır. Bu nedenle, CHP bugün yalnızca iktidarın yönlendirmesiyle dışarıdan yönelen siyasal baskılarla karşı karşıya değil, aynı zamanda partide yönetimi kaybedenlerin, iç tartışmaları iktidarın siyaseti, dizayn etme aracına dönüşmüş yargıya taşımalarının yarattığı meşruiyet kriziyle de karşı karşıyadır. Ne yazık ki. Bu tartışmaların temelinde ideolojik bir ayrışma değil; değişen güç dengeleri karşısında kaybedilen siyasal mevzii geri kazanma hedefi var. İlginç olan ise geçmişte, iktidarın yönlendirmesiyle hukuksuz birçok karara imza atmış olan yargıya karşı, Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği ekibin, yaptıklarından dolayı CHP’nin aynı zamanda yoğun bir idari ve yargısal baskıyla karşı karşıya kalmasıdır. Halbuki Böyle dönemlerde geçmiş liderden beklenen, kişisel hesaplaşmaları büyütmeden, partinin kurumsal direncini koruyacak siyasal tutum geliştirmesidir. Maalesef bugün Kılıçdaroğlu ve çevresinin ürettiği siyaset, CHP’yi dış baskılara karşı tahkim etmediği gibi, partiyi iktidar alternatifi yapan Özgür Özel ile ekibini, partinin başından atılması gereken düşman olarak gösteriyor. Hukuksuz Butlan kararı verilmeden bir gün önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun paylaştığı videoda söyledikleri ile kararın verilmesinin hemen ardından yaptığı açıklamalar ve ekibiyle birlikte yaptıkları bunun kanıtıdır.
Ben hukukçu değilim, dolayısıyla işin hukuki boyutuna çok girmeyeceğim. Ancak bu ülke de hukukçuların büyük çoğunluğu “mutlak butlan” kararı veren Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği kararın yetkisizlik nedeniyle yok hükmünde olduğu fikrindeler. Zira parti kongrelerinde seçimler, yargının denetimi ve gözetimi altında yapılır. İtirazları sırasıyla, ilçe, il ve Yüksek Yargı organı YSK karara bağlar. YSK’nın kararları kesindir ve iptali için başka bir hukuk merciine başvurulamaz. Bu nedenle, hukukçuların geneli, Bölge İdare Mahkemesinin bir dairesinin, Asliye Hukuk Mahkemesi kararına yapılan itirazı değerlendirirken, kendisinin yetki alanına girmeyen bir konuda karar kurmakla yetki aşımı yaptığı yönünde görüş belirtiyorlar.
İlginçtir uzun süredir sessiz duran, ekibinden birilerinin itiraz süreleri geçmiş, parti kurultayıyla ilgili iddialarla açtıkları davalar konusunda açıklama yapmaktan kaçınan Kemal Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararının açıklanmasından bir gün önce, partinin arınması gerektiği yönünde mesaj içeren video paylaştı. Kemal Bey, sizin kararın çıktığından haberiniz var mıydı? Bu karar ne zaman verildi, açıklanması ne kadar süre bekletildi? Siz tüm bunları biliyor muydunuz? Onun için mi bir gün önce, "CHP haramın ve kirlenmişliğin sığınağı asla olamaz, parti arınarak temize çıkmalı” çağrısı yaptınız.
Peki Kemal Bey, kirli olanlar kim? İlk seçimlerde güçlü alternatif olarak iktidarın ve başında ki Cumhurbaşkanının, karşısına çıkacak olan CHP ile onun Cumhurbaşkanı adayı mı? Kumpas soruşturmalarla gözaltına alınan, tutuklanan, bazılarının yargılanmaları devam eden, bazıları hakkında henüz iddianame bile düzenlenmemiş, hiçbirisi kesinleşmiş ceza almamış, seçilmiş belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve belediye bürokratları mı? Bu belediye başkanları, çoğu hatta tamamı sizin siyasete kazandırdığınız, aday yaptığınız ve seçtirdiğiniz yol arkadaşlarınız partidaşlarınız değil mi? 14 aydır cezaevinde olan Ekrem İmamoğlu, muhalefet blokunun Cumhurbaşkanı adayı olarak katıldığınız 2023 seçimlerinde, sizin Cumhurbaşkanı yardımcısı adayınız değil miydi? Tutuklanmadan 22 ay önce, birlikte veya ayrı ayrı meydan meydan gezip halktan oy istediğiniz, tertemiz olduğunu söyleyip, bize oy verin birlikte ülkeyi yönetelim, size hizmet edelim dediğiniz, hatta oğlum dediğiniz Ekrem İmamoğlu nasıl oldu da bu kadar çabuk kirlendi.
Evet Kemal Bey, İstanbul Ekrem İmamoğlu, Adana Zeydan Karalar (kurultayda sizi desteklemişti), Antalya Muhittin Böcek, Bursa Mustafa Bozbey (size yakın olduğu biliniyor) bu isimleri önce ilçe sonra Büyükşehir belediye başkan adayı yapıp seçtiren siz değil miydiniz? Peki gözaltına alınıp tutuklanan sonra serbest bırakılan Adıyaman belediye başkanı Abdurrahman Tutdere’yi milletvekili seçtiren kimdi? Hakkında ki soruşturmalardan kurtulmak için soluğu AKP’de alan, Aydın Büyükşehir belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, Baykal zamanında 2 dönem milletvekilliği yaptıktan sonra yine Baykal tarafından 2009 yılında belediye başkanı seçtirilmedi mi? Peki sonra ki 2014, 2019 ve parti başkanlığından ayrılmadan önce 2024 yerel seçimleri için, siz kendisini aday gösterip seçtirmediniz mi? Peki partinizin yıllar sonra kazandığı, Afyonkarahisar’da belediye başkanı seçilen Burcu Köksal’ı milletvekili seçtirerek siyasete girmesini sağlayan siz değil misiniz? Beşiktaş ve Beylikdüzü belediye başkanlarını siz aday yapıp seçtirmediniz mi? Peki ya tek suçu, kentsel dönüşümü rant peşinde olan müteahhitlere değil, konut sahiplerinin çıkarlarını korumak üzere, onların üye oldukları “Halk Kooperatifi” ile yapmaya çalışan, kurultayda sizi desteklemiş İzmir Büyükşehir belediyesi önceki başkanı Tunç Soyer, sizce kirli mi?
Evet Kemal Bey, 13 yıl genel başkanlığını yaptığınız parti, Cumhurbaşkanı adayı çıkarma ve iktidar alternatifi olma suçu işlediği için, siyasi operasyonlarla karşı karşıya. Kesinleşmiş ceza almamış olduğu halde siyaseten tasfiye edilmek üzere, kumpas soruşturmalarla tutuklanmış olan bu insanları, sizinle birlikte siyaset yapmış yol arkadaşlarınızı nasıl kirlikle suçlayabiliyorsunuz? 3 yıl önce birlikte çalışırken temiz oldıklarını söylediğiniz ni insanların bugün kirlendiklerini sizin mantığınız alıyor mu?
Eyvallah Kemal Bey, siyaset arınsın temizlensin ve halkın çıkarları için yapılsın. Ama iktidar veya muhalefet kim olursa olsun, suç işlediğine dair hakkında iddia bulunan her siyasetçi yargılansın. Ama evrensel hukuk çerçevesinde, zorunluluk olmadıkça tutuksuz ve masumiyet karinesi korunarak.
Peki Kemal Bey, o zaman size birkaç soru: 23 yıldır iktidarda olan, başta kendi partisinin önemli isimlerinden Bülent Arınç’ın, Ankara’yı parsel parsel sattı dediği, sizin de grup başkanvekilliği döneminizde hakkında belgeler açıkladığınız hatta televizyon canlı yayınında tartıştığınız, İ. Melih Gökçek yargılandı mı? 2019 yerel seçimlerinde, seçilen partiniz Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlarının, belediye içi denetim mekanizmasını işleterek, bu kentleri yönetmiş önceki belediye yönetimleri hakkında hazırlattıkları dosyalara, ben gerekli işlemi yaparım diye el koyan içişleri Bakanlığı herhangi bir işlem yaptı mı? soruşturma açıldı mı? 17- 25 Aralık operasyonlarında evlerdeki kutularda çıkan paralarla ilgili etkin soruşturma yürütüldü mü? Rüşvet aldığı delillerle sabit bakanlar, evlerde para sayma makinaları bulunan bakan çocukları hakkında herhangi bir soruşturma açıldı mı? Açılmadı. Peki sizce, bunlar ve iktidar mensupları hakkında ki daha fazla iddia için, herhangi bir soruşturma açmamış iktidarın kontrolünde ki yargının, partiniz seçilmişleri ile bürokratları hakkında, somut delillere dayanmayan, gördüm, duydum, öyle söyleniyordu şeklinde ki gizli tanıklar ile baskıyla itirafçı olanların verdikleri ifadeler üzerinden yürüttüğü soruşturmalar hukuki midir? sorular… sorular… sorular…
Evet Kemal Bey, hırs, intikam ve kin, insana büyük yanlışlar yaptırır. Öyle ki insanın büyük değer verdiği ve başarısı için emek harcadığı, partiyi, sendikayı, demokratik kitle örgütünü yerle bir edecek kadar gözünün kararmasına yol açar. Daha da kötüsü dün karşılıklı ağır ithamlarda bulunduğu, kişi veya kurumlarla yan yana getirebilir, hatta onun amacına hizmet edecek pozisyona düşürebilir. Söylemeye dilim varmasa da maalesef siz bugün o noktadasınız. Bunları, kurultay da bana haksızlık yapıldı diye yapıyorsunuz. Hiçbir şey, 13 yıl genel başkanlık yaptığınız, partiyi size her şeyi söylemiş olan, seçim meydanlarında kendi deyimleri ile “ama gerçek ama montaj” videolarıyla, dün terör örgütü dedikleri bugün görüştükleri PKK ile işbirliği yapmakla itham edenlerin, kumpas soruşturma ve davalarla suçladıkları, yol arkadaşlarınızı, suçlu ilan etmenizi ve yetkisiz mahkemenin verdiği “Mutlak Butlan” kararını uygulayın parti genel merkezini boşaltıp bize teslim edin diye valiliğe başvurarak, partinin kapılarını camlarını kırdırmanızı, gaz bombaları ve plastik mermilerle yol arkadaşlarınızı parti binasından attırmanızı aklamaz. Ne yazık ki tarih sizi, partisini polis zoruyla partililerinden alan kişi olarak kaydetti. Çünkü, kin ve intikam hırsınız liderlik vasfınızı yok etti. Partiye liderlik ağabeylik, yapamadınız, egonuz demokratik yarışı kaybetmeyi hazmetmenizi engelledi. İktidar yürüyüşünde yanı başlarında olmanız gereken belki de tecrübenize ihtiyacı olan insanları, yalnız bıraktınız, kriminalize ettiniz, kırdınız. Ve en kötüsü insanların, sizin mevcut iktidarın devamını sağlama göreviyle hareket ettiğinizi söylemeleri. Daha da ağırı ise dün, yaz /kış, yağmur/çamur, sıcak/soğuk demeden sizin yanı başınızda olmuş, sizinle yol yürümüş, koşmuş, size güvenmiş olan yol arkadaşlarınızın meydanlarda size yönelik ağır ithamlar içeren sloganlar atmaları. Sahi siz bu sloganları duymuyor musunuz?
Evet Kemal bey, maalesef liderlik zor zanaat ve liderim demekle lider olunmuyor!
Kemal Bey farkında mısınız? 13 yıllık ana muhalefet partisi genel başkanlığınız da sizi bir kez olsun ekranlara çıkarmamış, sayfalarında sizinle röportaj yapmamış, seçim dönemlerinde bile ülke sorunları hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi hitap ettikleri iktidar destekçisi kitleye aktarmamış, hatta sizi kriminalize edecek sıfatlar yakıştıran, aşağılarcasına Bay Kemal, Bay Bay Kemal, Genel Müdür diyen ve yazan yandaş görsel ve yazılı medya, birdenbire sizi demokrasi kahramanı, kurtarıcı ilan etti. Sizin lehinize yorumlar yapıp, çarşaf çarşaf yazılar yazıyorlar. Yandaş köşe yazarları, sizin neler yapacağınızı, partiyi nasıl arındıracağınızı, kurultayı ne zaman toplayacağınızı, kimleri ihraç edeceğinizi yazıyorlar. Hani bir söz var ya “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü” diye ona benziyor diyesim var ama ona benzemiyor. Çünkü siz onlara bayram yaptırdınız ve onlarda sizi hararetle kucaklayıp öpüyorlar
Evet, yazımın başında belirtmeye çalışmıştım, müesses nizam kendisine çomak sokan kişiler ile kurumsal yapıları sevmez ve onları bir şekilde dışarı atar. Bunun son iki örneğinden biri, müesses nizamın kendisi için tehdit olarak gördüğü Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve arkadaşları, diğeri ise mevcut iktidar ile Cumhurbaşkanının kendileri için tehdit olarak gördükleri Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları.
Son söz: Kemal beyin yanlışlarının, hiçbir zaman tam olarak sahip çıkmadığı etnik kimliği, mezhebi ve dünyaya geldiği coğrafya üzerinden eleştirilmesini, hakaret edilmesini reddediyor ve yapanları kınıyorum.


















